• AnaSayfa
  • DEV-GENÇ
  • HABERLER
  • KADIN
  • AÇIKLAMALAR
  • SEKTÖREL
  • HAFIZA
  • MATERYALLER
  • GALERİ
  • İletişim

Wed02222012

Font Size

KPanel
Back DEV-GENÇ DEV-GENÇ

DEV-GENÇ

Perspektiflerimiz

  • PDF

Temel Politik Perspektiflerimiz

İnsanlık tarihinde eşi görülmemiş yıkımlarının yanında, en büyük umutların da birlikte geliştiği 20.yy, içerisinde değişik beklentilerin birbirleriyle en şiddetli bir biçimde çatıştıkları gelişmelere tanklık eti. Kapitalizmin 1917 de aldığı yarayı kapatmak için çılgınca girişimlerde bulunurken, yara gün be gün büyüdü. Sistem en zayıf halkalarından yıkıldı. Ne var ki, sistem geçen süre zarfında kendi yenileme olanaklarına kavuştu. Eski sömürgecilik sistemi kırılırken, metropollerin krizlerinden sıyrılıp sömürgeciliğin yeni yöntemlerini geliştirmesine tanıklık etik.
Değerli yoldaşlar; SSCB’nin dağılmasından ve ABD yönetiminin “yeni dünya düzeni” ilan etmesinden bu yana yalnızca 20 yıl geçti.geriye doğru dönüp baktığımız zaman , bu yıkımın insanlık adına ne büyük bir şansızlık olduğunu görmektedir..aynı zamanda o yıllarda tüm evreni etkisi altına alan “emperyalist iyimserliğin” yerinde yeller estiğini görüyoruz.yaşananlar bizlere bir kez daha göstermiştir ki insanlığın geleceği ya sosyalizmde yada barbarlığın yok edici sonuçlarındadır.fakat ne yazık şuan da bütünsel,örgütlü tayin edici bir dünya devrimci sürecinden söz edemiyoruz.,ama emperyalizmin insanlığı barbarlığa götüren yıkıcı etkileri giderek artmaktadır.tüm süreç ile beraber ise kapitalizm kendi içinde krize girmiş.ve buradan çözüm yolları aramaktadır.
Kendi içine girdiği bunalımla de beraber sistem en vahşi ve saldırgan yüzünü göstermektedir. Kapitalist sömürüye son verme sorunu tüm yakıcılığıyla karşımızda durmaktadır. Ve emperyalizm karşısında, onu tarihin çöplüğüne fırlatıp atacak güç, bu günde doğrudan ona karşı saldırıya geçmekten uzaktır. Fakat tarih her zaman yeni sınıf hareketliliklerine, yeni direnişlere ve isyanlara gebedir. Tarihin diyalektiği bizlere yeni umutlar yaratarak kendisine yol açıyor.”ve tarihin diyalektiği bizlere şunu öğretiyor; onun dönüştürücü öznesi değil de, seyircisi olanlar, bu diyalektiğin kurbanı da olacaklardır.
Değerli yoldaşlar; bizim bu gün burada açımlamaya çalışacağımız nokta ise neoliberal politikaların özellikle 70ler sonlarınsa eğitimdeki talanına kısaca bir göz atmak ve bu politik konjektür ışığında dev-genç olarak somut yol haritamızı belirleyebilmek olacaktır. İkinci dünya savaşından 1970’lerin ortalarına geçen süreçte dünya ekonomisi geçici bir istikrar sağlamıştır. Diğer yandan Sovyetler birliğinin faşizmi yenilgiye uğratması tüm dünya da sınıla arası güç dengelerin işçi sınıfını lehine değiştirmiştir. Bu dönemde dünya kapitalizminin alt yapısını oluşturmak için yeni düzenlemelere gidilmiştir.1940’lı yıllarda dünya ekonomisini yönetmek üzere tasarlanmış iki kuruluş IMF ve Dünya Bankası kurulmuştur.1970’li yıllarda dünya ekonomisi kar oranlarını tekrar düşmeye başlaması ile etkileri hala devam eden yapısal bir krize girmiştir. Bu yeni bunalım refah devleti politikaları anlamına da gelen Keynesçi ekonomi politikaların terk edilmesine ve bunalımın atlatılmasına yönelik yeni yolar aranmasına yol açmıştır. Arayışın sonu neoliberalizmdir. neoliberal tezlerin kar oranlarını artırmak ve dolayısıyla kapitalizmi 1970’lerde içine düştüğü bunalımdan kurtarmak için önerdiği çözüm gayet açıktır; emek sömürüsünün derinleştirilmesi.

Yetmişlerin sonunda gerek uluslararası dengeler ve gerekse de Türkiye’nin yapısal sorunları nedeniyle devletin yeniden yapılanması tercihten öte bir zorunluluk olarak kendini göstermeye başladı. Türkiye’de de ciddi bir petrol krizi yaşanmaya başlamış, Kıbrıs müdahalesiyle ortaya çıkan ekonomik ambargo ekonomiyi daha da kötü duruma getirmiş, dış borçlar artmış ve ciddi bir döviz sıkıntısı yaşanmaya başlamıştı. Hükümetlerin ardı arda yürürlüğe koymaya çalıştıkları Şubat 1978 ve Haziran 1979 istikrar programları ile beklenen sonuç alınamamıştı. Diğer yandan ülkedeki toplumsal muhalefet hükümetlerin daha kesin ve daha toptan sonuçlar almak için adım atmasını engellemekteydi. Türkiye devleti her açıdan zor durumdadır, ekonomik, politik ve de ideolojik olarak devletin gelişen dünya koşullarına göre yeniden yapılanması artık bir zorunluluk halini almıştı. İşte egemen sınıflar böyle bir tarihsel kesitte yürürlüğe koydukları 24 Ocak 1980 kararlarıyla birlikte kapitalist bir yenileme amacıyla önemli adımlar atmışlardı.
12 Eylül ile birlikte oligarşik bir diktatörlük olan Türk devleti askeri diktatörlüğe eviriliyor böylece devletin kapitalist tipi aynı kalmak üzere biçimi değişiyordu. 12 Eylül askeri diktatörlüğü ülkedeki tüm demokratik örtüleri kaldırarak burjuvazinin politikası olan 24 Ocak kararlarını, diktatörlüğü açık bir biçime çevirerek icra yoluna giriyordu.(Devlet Rıdvan Turan)
12 Eylül, reel sosyalizmin çökmesi, Kürt meselesi gibi önemli tarihsel olayların ışığında günümüz politik hattını kavraya bilmek ve mücadele araçlarının geliştirebilmek önümüzde somut bir görev olarak durmaktadır. Tüm bu süreçler, neoliberal politikaların etkisi tüm toplumsal yaşamı yeniden belirlediği gibi. Eğitim alanında da değişim ve dönüşüm yaşanmıştır. Yaşanan tüm bu değişim ve dönüşüm politikaları dikkate alındığında ve var devletin militarist ve oligarşik yapısını da değerlendirdiğimizde tüm bu süreci göğüsleyebilecek bir devrimci örgüt yaratılması ve mücadelenin temel politik hatlarının belirlenmesinin gerekliliğidir.

NASIL MÜCADELE ETMELİYİZ
Burjuva kamusal alana karşılık olarak ezilenlerin, yoksulların, bütünü tarafından oluşturulması gereken, oluşturulacak hattın anahtarı örgütlü mücadeledir. Nasıl ki egemenler örgütlü mücadele ediyorsa, toplumun tüm katmanları da bu güce karşı örgütlü mücadele etmek durumundadır.
Bilgi yeni bir dünya yaratmak için kullanıldığında devrimcileşir, militanlaşır. Marksizm’in mücadeleci ve dönüştürücü özelliğidir onu militan yapan. Marksist-Leninist teori ve eylem kılavuzumuz öngörülerimizi, toplumu kavrayışımızı ve onu değiştirme yollarımızı belirler ki burada militanlığımız şekillenir. Bugün üniversitelerde meşru militan mücadele pratiğini örmek dünün koşullarına göre daha çok imkânı içinde barındırmaktadır.

“Yığınların devrimci eylemini yükseltmek ancak bu eylem iktisadi bir temel üzerinde siyasal ajitasyonla sınırlanmadığı zaman olanaklıdır.” ( Ne Yapmalı, LENİN)


Kurtuluş Yolunda DEV-GENÇ pasifizim, sekterizim, şovanizim ve liberalizm kandırmacalarına düşmeden, tüm bu davranış kalıplarının kendini ayırarak; meşru militan mücadelesini alana yansıtırken temel iki tane odakla mücadele etmek zorunda olduğunun bilincindedir.
Biri İşçi Partisi’nin üniversitelerdeki ayağı olan Türkiye Gençli Birliği (TGB) ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nde (ADD) cisimleşen sol milliyetçi unsurlardır. Solun söylemlerini kullanarak Kürt düşmanlığı üzerinden şekillenen bu hat alanda azımsanmayacak bir kitleye sahiptir. Tüm bu unsurlarda devrimci önderlerden Deniz Gezmiş’in ve kendinden menkul bir anti-emperyalist söylemin metalaştırıldığı, içinin boşaltıldığı görülmektedir. Anti-emperyalizmin olmazsa olmaz iki unsuru anti-kapitalizm ve anti-şovenizmdir. Bu hareketlerde iki temel de mevcut değildir. Solun değerlerini dezenformasyona uğratarak kendine alan bulan bu anlayış üniversitelerde ciddi bir tehlike olarak karşımızda durmaktadır.
Bir taraftan da sınıf hareketinin ve buna bağlı olarak sosyalizmin bittiğini ilan eden yeni liberal tezler kapitalizmi insanlığın en ideal toplumsal-ekonomik sistem mertebesine yükseltmektedirler. Üniversiteler sermaye birikiminin gereklerine uygun politikaları hem ideoloji üretimi hem de teknik alanda gerçekleştiriyorlar. Ekonomik temelinden yoksun bir demokrasi ve özgürlük lazafanlığı her fırsatta devrimci harekete, devrimcilere ve sosyalizme saldırmaktadırlar. ‘Herhangi bir biçimde sosyalist ideolojiyi küçümsemek, ona birazcık yan çizmek, burjuva ideolojisini güçlendirmek anlamına gelir’. (Ne Yapmalı, LENİN)
Burada ikili bir görevle karşı karşıya olduğumuz açıktır. Bu görev sol bir kisveye bürünmüş olan milliyetçi, ulusal ve liberal anlayışlarla mücadele edilmesidir.


Üniversite gençliğinin temel politik perspektifi ve yol haritası:

Yukarıda kabaca özetlemeye çalıştığımız gençliğin, özelde üniversite gençliğinin ve üniversitelerin toplumdaki rolü elbette daha da detaylandırılabilir ve yazılanların epeyce eksik yönü vardır. Bununla beraber önümüzü görmek, alanı tanımak, çizdiğimiz çerçevenin alt yapısında üniversitelerde mücadeleyi, muhalefeti yükseltmek için bir başlangıçtır. Yukarıda sıkça vurguladığımız eğitim üretim ilişkisinin üniversitelerin niteliğini ve niceliğini belirleyen temel unsur olması hareket noktamız olacaktır. Bu bölümde genel çerçeveyi unutmadan üniversiter alandaki somut sorunlara değinilecek ve bir mücadele hattı oluşturulmaya çalışılacaktır. İkinci bölümdeyse üniversitelerdeki muhalefet unsurların içerisinde Kurtuluş Yolunda DEV-GENÇ’İN yeri üzerine saptamalarda bulunulacaktır.

Eğitim bir bütün olarak taşeronlaştırma, ticarileştirme, özelleştirme üçlüsünün kıskaca içindedir. 1970lerle beraber Avrupa’dan başlayarak yüksek öğrenimin daha da talep edilir olması, Keynesyen politikaların terk edildiği bir sürece denk geliyordu. Keynesyen ekonomi politikalarının terk edilip neoliberal politikaların hayata geçirilmeye başlanması bazı dönüşüm noktalarını işaret etmektedir; liberalizasyon, deregülasyon, özelleştirme. Sermayenin özgürleşmesiyle, kuralsızlaştırmayla kazanılan hakların geri alınmasıyla ve kamusal alanın yok pahasına özel sektöre geçmesiyle vücut bulan bu tez, artan yüksek öğrenim talebiyle çelişmektedir.
Devletin eğitimdeki rolünün düzenlemeden denetlemeye geçmesi pazarın etkisinin artmasına işaret eder ki bu da eğitimin metalaşmasıdır. Üniversitelerde her şey ölçülebilir, alınır satılabilir olmuştur. Sermayenin tekelleşme derecesi arttıkça bilimsel faaliyetin bu çevrelerce denetlenebilmesinin ve yönlendirilebilmesinin de önü açılmıştır. Sermaye ise hiçbir zaman tüm olanakları tüm katmanlara eşit olarak sunmamıştır ve sunmayacaktır.

-Bugün üniversite yönetimleri beslenme, barınma gibi hizmetleri taşeronlar vasıtasıyla piyasaya havale edip kendine kaynak arayışı içine girmiştir. Satın alma gücünün faydalanabileceği bu hizmetler eşitsizliği perçinlemiştir. Okulların her alanında uygulanarak bir sürü probleme neden olmaktadır.

-Öğretim elemanlarının gelirlerinde net bir gerileme mevcuttur. Bu durum bilim insanlarını ek ders, yaz okulu, ikinci öğretim gibi ek gelir kaynaklarına yöneltmiş, bilimsel araştırma yapabilmek daha da zorlaşmıştır. Toplumdan uzaklaşan öğretim elemanları giderek sermayeye yakınlaşmaktadırlar.

-Döner sermaye sistemi hizmetleri satılır hale getirdikçe, yanlış olan hâlihazırdaki durum akademisyenleri yozlaştırmaktadır. (Yaz okulundan para kazanabilmek adına dönem içinde bilerek öğrenciyi bırakıp, yaz okulunda kolay sorular sorarak çekiciliğini arttırmak ve bu yolla para kazanmak. Birçoğumuz öğretim elemanlarının çocuğum yurtdışında okuyor para lazım ya da araba taksitimi ödemem lazım çocuklar dediğine tanık olmuşuzdur. Sonuç parayla geçilen bir ders, bir şey öğrenememek ama geçmek! ve yozlaşma. İlaç tekelleriyle anlaşan doktorlar…)
-Üniversite-sanayi işbirliği kamu kaynaklarıyla yapılan araştırmaları sermayeye sunmaktadır. (Teknokentler)

-Savaş sanayinin ‘bereketi’ üniversiteleri de etkilemiştir, orduya yönelik birçok proje üniversitelerde artık kurumsallaşmıştır. Cumhuriyet mitinglerine birçok rektörün okullarını örgütleyip gitmesi üniversitelerde bilim insanı, paşaların yanında çavuş rektörlerimizin durumlarını ve askerin etkisini göstermektedir.

-Sermaye eğitime çok düşük bir oranda katılarak daha seçici bir eğitime yönelmiştir. Sınıfsal anlamda kendine güç katan bu durum devletin ayırdığı bütçelerle olmaktadır. Az sayıdaki nitelikli öğretim görevlisi bilgisini ‘pazarlamak’ için devlet üniversitelerinden özel ve vakıf üniversitelere geçiş yapmaktadır. Taşralarda ise yoksul halk kesimlerinden insanların çocukları ‘üniversitelerde’ okumaktadırlar.

-Üniversiteler kaynak sağlamak amacıyla katkı payı (harç-haraç-kullanım ücreti) almaya başlamışlardır. 1983-1984 yıllarında YÖK kararıyla sosyal harcamalar için öğrencilerden harcamaların belli bir dilimi karşılanacaktı. 1992’de bu oran %50 olarak belirlendi. 1995 yılında harçlara yapılan zamlarla öğrenci hareketi bir ivme kazanacaktır. Ufak miktarlardan öğrencilerin yazın çalışarak ödemek zorunda kaldıkları bir meblağa dönüşen kullanım ücretleri her geçen gün daha da artmaktadır. Yine açık öğretim fakültesi eğitim işlevinden çok ticari yanıyla bilinmektedir.

Kurtuluş Yolunda DEV-GENÇ kapitalist, liberal çürümeye karşı ihtilalcı bir değişimi savunur.

Talepler;
-Hocaların ders yükü azaltılmalı, maaşları da ciddi oranda arttırılmalıdır
-Üniversite bileşenlerinin öğrenciler de dâhil sendikal-politik örgütlenme hakları korunmalıdır, özelleştirilmiş alanlar kamulaştırılmalıdır.
-Vakıf üniversiteleri ve özel üniversiteler kamusal eğitim alanına sokulmalıdır.
-Katkı payları, zorunlu bağışlar, harçlar kaldırılmalıdır. Eğitime ayrılan bütçe askeri harcamalardan ve zenginlerin ciddi vergilendirilmesinden arttırılmalıdır.
-Üniversite-sanayi işbirliğini temsil eden bütün her şey kapatılmalıdır.(Teknokentler)
-Akademik personele ticari yasak getirilmeli sermaye gruplarıyla ordu da dâhil ilişkileri sıkıca denetlenmelidir.
-Herkese nitelikli, ulaşılabilir, parasız eğitim sağlanmalıdır.

Anadilde eğitim şart:

Genel anlamıyla dil insanların düşündüklerini ve duyduklarını anlatmak için kullandıkları bir araçtır. Dil, toplumsal bir olgudur, dilsiz hiçbir düşünce olamaz. İnsanlar sözcükleri keyfi olarak ortaya çıkarmazlar, onlar bir ihtiyacın ürünüdür, gündelik yaşamın olgu ve nesnelerinden türerler. Herder’e göre dil, insanın düşünce ve bilincidir. Dilin oluşumunu tanrıya bağlayan ya da ulusların nasıl meydana getirdiklerini bilmeksizin kullandıklarını ileri süren savlar idealist dünya görüşünün temel felsefe sorunlarını yozlaştırmada önemli bir role sahiptir. Nasıl insandan bağımsız düşünce olamazsa toplumun dışında insan dili de olamaz.(O.Hançerlioğlu, Felsefe Ansiklopedisi, cilt 1) Toplumsal gelişmeler ve bunların aktarımı dilin önemini ortaya çıkarır.
Her dilin ayrı bir düşünce yapısı vardır. Düşünce ve kültür çeşitliliğinin korunması insanlık mirası için çok mühimdir. Türkiye’de ulus devlet yaratma projesi çerçevesinde tüm bu zenginlikler ortadan kaldırılmaya ve tek tipleştirilmeye çalışılmıştır. Oysa insanlar ancak anadilleriyle nitelikli bir eğitim öğretim alabilirler. Asimilasyon politikalarının önemli bir aracı olan eğitim, örneğin Dersim’de bunu iyi başarmıştır. Okuma yazma oranının en yüksek olduğu yerlerden biri olan bölge asimilasyon politikalarına daha savunmasızdır. Yine kültür emperyalizmi olarak karşımıza çıkan yayılmacılık bugün birçok halkın dilinin tehdit etmektedir. Uluslar arası bilim dili aldatmacaları bir yana bırakılırsa bilim en sağlıklı anadilde olur çünkü insanlar kendilerini en iyi bu şekilde ifade ederler.

- Anadilde eğitim istisnasız bütün halklar için savunulmalıdır.  
-Bu konuda ortaya çıkabilecek her türlü ırkçı ve şovenist söylemle mücadele edilmelidir.( Güncelde daha çok Kürt halkının talepleri üzerinden karşımıza çıkmaktadır)
-Anayasada gerekli düzenlemeler yapılmalı, tüm etnik gruplar için bu hak garanti altına alınmalıdır. (md:42, Türkçe’den başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez)
-Geleneğimiz temel politik perspektiflerinden ötürü var olduğu günden bu yana bu konuda sözünü bedeller ödeyerek söylemiştir. Hemen hemen her çevrenin üzerinde fikir beyan ettiği ulusal sorun üzerine üniversitelerde talepler yükseltilmelidir. Kürdoloji bölümünün açılmsaı için mücadele edilmelidir. 

Cinsiyetçiliğe karşı çıkılmalı

Özel mülkiyetle ortaya çıkan ve sınıflı toplumlarda gelişen, kendini yeniden yeniden üreten erkek egemen ideoloji, kapitalist toplumlarda daha da perçinlenerek devam etmektedir. Sınıflı toplumlar varlığını sürdürdüğü sürece de kadınlar ezilme ve sömürü ilişkilerinin içinde tam ortasında yer almaya devam edecektir. Hayatın tüm alanlarında olduğu gibi eğitimin tüm aşamasında da cinsiyetçi uygulamalar ile karşı karşıyayız. Cinsiyetçilik ile mücadelede dikkat edilmesi gereken belli başlı hareket noktalarımız olmalıdır. Bunlardan ilki örgütümüzde dev-genç içerisinde erkek egemen ideoloji ile mücadele ederken eğitim alanında ve tabi ki hayatın tüm alanlarında maruz kaldığımız cinsiyetçi uygulamalar teşhir edilmeli ve azami bir biçimde mücadele edilmelidir.
Eğitim evrensel düzeyde temel bir insan hakkıdır. Eğitim hakkı diğer insan hakları içinde özel bir öneme sahiptir. Çünkü eğitim süreci diğer özgürlüklerin kullanılmasında veya kullanılmamasında, insan kişiliğinin tüm yönleriyle gelişmesinde çok önemli bir etkendir. Yani eğitim diğer hak ve özgürlüklerin kullanılmasını genişletilmesini kolaylaştırır ya da zorlaştırır.
Gerek uluslar arası anlaşmalarda gerekse anayasa başta olmak üzere ulusal düzeyde bağlayıcı yasa hükümlerinde eğitimin herkese eşit olarak sunulacağı belirtilmesine rağmen pek çok toplumda eğitim hakkının kullanılmasında sosyal sınıf, ırk, cinsiyet, renk, din, dil, politik görüş, ulus, etnik köken ve benzeri nedenli ayrımcılıklar yapılmaktadır. Eğitim sistemi içinde bulunduğu düzenle uyum sağlayacak biçimde şekillendirilirken kadını da erkeğe bağımlı toplumsal statüde ikincil cins olarak yaşamaya koşullandırır.
Toplumun her alanında olduğu gibi eğitimde de ta başından itibaren hâkim olan bir doku vardır ki o da toplumsal cinsiyettir Bir bütün olarak eğitim süreci erkek egemen bir mantık üzerinde şekillenmektedir. Türkiye’deki okullaşma verileri incelendiğinde eğitim düzeyi yükseldikçe kadınların eğitime katılım oranının azaldığı görülür. Bunun yanında eğitim hakkından yararlanabilenler ise cinsiyetçi uygulamalarla karşı karşıya kalmakta ve toplumsal cinsiyet rollerinin içselleştirilmesinde ve yeniden üretilmesinde önemli bir işleve sahip hale getirilmektedir. .  İlköğretim düzeyinde erkek çocuklara teknik derslerin kız çocuklara ise el becerisi gerektiren derslerin ağırlıklı olarak öğretilmesi buna bir örnektir. Yine anaokulundan itibaren erkek çocuk ‘vatanı koruyan mehmetçik’ kız çocuksa vatana hayırlı, ulusuna yakışır nesiller doğurmak ve yetiştirmekle görevli anne rolüne sokulmaktadır.

İlköğretim ve ortaöğretimin bir devamı olarak yükseköğretim süreci de bu belirlenim ve sonucunda şekillenen toplumsal iş bölümünün yansımalarıyla doludur. Kadınlar eğitimleri boyunca geleneksel rolün devamı sayılan sekreterliğe hemşireliğe öğretmenliğe yönlendirilmekte ve bu türden meslekler kadın mesleği olarak her düzeyde meşrulaştırılmaktadır. Böylece aslında erkek egemen kültürün kadına biçtiği rol meşrulaştırılmaktadır.
Biz genç kadınların hem kadın olmamızdan hem de genç olmamızdan kaynaklı yaşadığımız sorunlar ortadadır. Gerek aile okul sevgili yurt baskısı gerekse yaşadığımız taciz tecavüz ve şiddet biz kadınları gün geçtikçe daha ikincil duruma düşürmekte ve erkek egemen sistemin baskısını daha fazla hissetmemize neden olmaktadır. Küçük yaşlardan beri korunması sahip çıkılması gereken varlıklar olarak görülmemiz üniversite yaşamında da biz kadınların karşılaştığı büyük sorunlardan biridir. Üniversite öğrencisi olmak kadınlar için öğretimin dışında kalan toplumsal yaşam alanlarında ve özellikle de barınma ile ilgili cinsiyetçi düzenlemelere konu olmak anlamına gelmektedir. Yurtlarda kalan kadın ve erkek öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları cinsiyet ayrımcı uygulamalar bunun en açık örneğidir. Üniversitelerde kadın öğrenciler için yurda giriş saati belirlenmiştir ama erkek öğrenciler için böyle bir belirleme yoktur. Yine akademik unvanlar %75 oranında erkeklere aittir ve bu alanda kadınların kadın olmaktan kaynaklı sorunları sürekli olarak önlerine bir engel olarak konmaktadır. Bu şekilde zaten zor koşullarda gerçekleşen bilimsel üretim üniversitelerde erkeklerin dolayısıyla erkek egemen ideolojinin tekeline teslim edilmektedir.

Cinsiyetçiliğe karşı insanlık tarihi boyunca kadınların verdiği mücadeleler sonucu çok önemli kazanımların elde edildiği açıktır ancak kadınların yaşamakta olduğu sorunlar ve sorunların düzeyi dikkate alındığında mücadelenin esasının bizleri beklemekte olduğu görülecektir.
-Üniversite yurtlarında kadın ve erkek öğrencilere yönelik ayrımcı uygulamaların önüne geçilmelidir.
-Eğitimde cinsel eğitim dersleri uzmanlarca verilip yaygınlaştırılmalıdır.
-Ders kitapları toplumsal cinsiyet rollerinden arındırılmalıdır.
-Kadınların eğitime katılmalarının önündeki engeller kaldırılmalıdır.
-Kadınları geleneksel kadın rollerinin uzantısı olan sekreterlik hemşirelik öğretmenlik gibi mesleklere yönelten toplumsal baskı ve yönlendirmeler ortadan kaldırılmalıdır.           
-Ders kitapları cinsiyet ayrımcı ifadelerden arındırılmalıdır. Ders kitaplarına özellikle psikoloji ve sosyoloji alanında kadının evrimi ile ilgili bölümler konmalıdır.  
-Kadınlarla ilgili veriler, belgeler, araştırma ve çalışmalar geliştirilmeli yaygınlaştırılmalı ve yüksek öğrenim programları kapsamına alınmalıdır.
-Kadınların eğitime etkin katılımını önleyen ekonomik dinsel dilsel bölgesel ve benzeri engeller kaldırılmalıdır.
-Üniversitelerde çocuğu olan akademisyen kadınların ve öğrenci kadınların yaşamını kolaylaştırıcı kreşler gündüz bakım evleri açılmalıdır.
-Kadınlar tüm eğitim kurumlarından ve mesleki eğitim programlarından serbestçe ve parasız olarak yararlanmalıdır. Geleneksel olarak erkeklerin çalıştığı dallara girebilmelerini ve daha önceden kendilerine kapalı olan meslek ve vasıfları öğrenebilmelerini kolaylaştırabilmek için kadınlar lehine tercihli tedbirler alınmalıdır.

Yaşanılan kadınlık durumları ve Dev-Genç politikalarında kadın talepleri
Toplumdaki ikincil konumlarımızın içselleşmesi nedeniyle; konuşan değil dinleyen olmayı, yöneten değil yönetilen olmaya kolayca karşı çıkmamız gerçekliğimizdir.
Toplumdaki verili kadınlık ve erkeklik rolleri dolayısı ile erkekler kadınları yönetme ve yönlendirme hakları olduğunu düşünüp böyle davranmakta sakınca görmemektedirler.
Genel olarak hata yapanın kadın olması durumunda eleştiriler acımasızca olmaktadır. Bu nedenle kadınların hata yapmaktan ya da yanlış anlaşılmaktan duydukları kaygı, konuşma ve yazmalarının önüne engel olmaktadır. Ayrıca kitle önünde konuşma pratiklerimizin azlığı sebebiyle konuşma sırasında duyulan heyecanı yenmek de kürsüden uzak durma sebeplerimizden biridir.
Yaşadığımız bu durumların üstesinden gelmek ve zorlandığımız konuları aşmak göstereceğimiz kadın dayanışması ile mümkün görünmektedir.
DevGenç’li kadınlar olarak alanlarımızda merkezi bir politik hat ve örgütlülük ile faaliyet yürütmeyişimiz nedeniyle kadın politikalarının örgüt içinde ve alanlarımız olan okullarımızda hayata geçmesinde belirgin bir geri düşüş söz konusudur. (Diyalektikte durmak geri gitmek demektir.) Verili durumumuzu göz önüne alarak kadın politikalarımızda önümüze bir takım hedefler ve amaçlar koymamız gerekliliği su götürmez bir gerçektir.

DevGenç’li Kadınların karar süreçlerinde daha çok var olmaları örgütümüzün ve kadın kurtuluş mücadelesinin bugünü ve geleceği açısından çok büyük önem taşımaktadır.

Genel olarak toplantılarımızda söz almayı parti karar süreçlerine katılmayı kadın yazılarımızda pek çoğumuz yazmamıza rağmen yayınlarımızda toplumsal cinsiyet dışındaki konularda yazı yazmayı tercih etmediğimiz gözlemlenmektedir. Bu durumun sebeplerini ortaya koyarak değiştirmeye çalışmak kadın sesinin daha güçlü olması ve kadın taleplerimizin politikada görünürlüğü açısından büyük önem taşımaktadır.

Örgütümüz düzleminde erkek egemenliğini bilince çıkarmak için çeşitli düzeylerde toplantı ve etkinlikler düzenlemek anlamlı olacaktır.

Örgütlü kadın dayanışması özel alanlarımızdaki cinsiyetçi iş bölümüne ve maruz kalınan erkek egemen davranışlara karşı verilen mücadeleye de yansıtılmalıdır.

-Eylemlerimizde:
Eylemi düzenleyen organlar; gündem ile ilişkili olarak kadınların belirlediği talepleri( pankart slogan döviz…) dikkate alan bir yerden hareket etmelidir. Örgütümüzün temsilinin gerekli olduğu durumlarda bu görev için kadınlar desteklenmeli, teşvik edilmelidir, önünü açıcı pratikler ortaya konulmalıdır. Bu noktada karşımıza başka bir mesele ortaya çıkmaktadır; kadınların ne kadar yeterli oldukları sorunu.  Bizce sorun yeterlilikten ziyade yukarıda da bir miktar ifade ettiğimiz toplumsal cinsiyetle alakalıdır. Bu noktada, örgüt içinde ve dışında politikaya müdahil olmak için var olan eğitimlerin dışında salt kadınlara kadın sorunu eğitimleri dışında genel politik mevzular ve perspektiflerimiz noktasında eğitimler düzenlenmeli ve bu kadın faaliyetimizin olmazsa olmazı olarak görülmelidir.
Örgütsel olarak var olduğumuz her alanda kadın bakış açısının ve taleplerinin dikkate alınması ve kararlara geçmesi sağlanmalıdır.

Gündemin kadına değen yanlarının özellikle işlenmesi ve kadın taleplerine somut olarak yer verilmesi politikalarımızı cinsiyetten arındırabilmek için gereklidir. Bu bağlamda kadın forumları ve kadın koordinasyonları kadın politikalarını parti politikaları haline getirilmesine dikkat çeker.


Yayınlarımızda özellikle Dev-Genç dergisinde  kadın yazılarına ağırlık verilmelidir.

Yerellerde kadın örgütlülüğü yönünde çalışmalarımızı artırmalı ve ortak kampanyalarla kadın mücadelemiz aktif ve sistemli hale getirilmelidir. Bu bağlamda merkezi bir kadın organı oluşturulmalı ve bu organ yerellerle bağlantılı olarak çalışma yapmalıdır.

Sonuç yerine

Üniversitelerin her geçen gün daha da anti-demokratikleştiği ülkemizde YÖK’ün dağıtılması ve üniversitelerin demokratikleşmesi acil bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Bileşenlerine gittikçe yabancılaşan akademik alan her alanda alanın öznelerinin söz hakkına açık olmalıdır ve ne için hangi amaçla bilimsel faaliyette bulunduğunu bilmeyen insanlardan oluşan akademik düzen değiştirilmelidir. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmalıdır. Akademide erkek egemen bakış açısıyla gerekçelendirilen cinsiyetçilik sonlandırılmalıdır.
Elbette tüm üniversiteler aynı olamaz ama özelleştirmelerle artan üniversiteler arası farklılaşma ortadan kaldırılmalıdır ve eşit eğitim olanakları yaratılmalıdır. Söz yetki karar hakkı eğitimin tüm kademelerine açılmalıdır. Belki de birçok eksiği olan yukarıdaki talepler için son sözümüz şudur;
Hak Verilmez Alınır,Zafer Sokakta Kazanılır!

Gençlik Üzerine

  • PDF

Gençlik Örgütlerinin Tarihsel Gelişimi
20. yüzyıl dünya tarihinin en önemli kesitlerinden biri olarak tarifleniyorsa ( iki dünya savaşının yaşanması, reel sosyalizmin büyük deneyimi vb.) bunun belki de en önemli dinamiği işçi sınıfının nitel ve nicel gelişimini güçlendiren kapitalizmin, 1900’lü yıllarda göstermiş olduğu ciddi gelişimdir. Tarihsel gelişimi içinde ilk gençlik örgütlerlerinin ortaya çıkması da 19. yüzyılın son çeyreğine tekabül etmektedir. Avrupa’da ve Amerika’da kapitalizmin seyrettiği gelişim çizgisine paralel olarak sanayinin çekici özelliğiyle birlikte kırsal alandaki işgücü şehirlere akın ediyordu. Ana gövdesini genç işçilerin oluşturduğu sanayi işçileri, kısa sürede sosyalist örgütlerin de etkisiyle ihtilalci fikirlerle tanıştılar ve işçi sınıfının devrimci militanları oldular. İlk gençlik örgütü Genç Muhafızlar 1886 yılında Belçika’da kuruldu. ( Tarihsel Gelişimi İçinde Komsomol, Genç Kurtuluş) Politik faaliyetten uzak olan bu örgüt kültür-sanat ve sportif alanlarda gençlere eğitsel çalışmalar sunuyordu. Avrupa merkezli gençlik örgütleri faaliyetlerini açık alanda sürdürürken, Rusya’da koşulların farklı olması nedeniyle devrimci çalışma gizli yapılıyordu. Devrimci, komünist gençlerin sahip oldukları potansiyel enerji her zaman devrimci bir dinamik haline dönüşebilir. Bu nedenledir ki Lenin önderliğindeki Bolşevik Parti gençlikle iyi ilişkiler kurmayı ve onları toplumsal kurtuluş mücadelesine katmayı önemli bulmuştur ve yine egemenler, sağ kanat önderler gençlikten ve onun devrimci dinamiğinden korkmuşlar, onu ellerinde tutmaya çalışmışlar ve gençlerin ayrı örgüt kurmalarına karşı çıkmışlardır. Avrupalı birçok sosyalist parti gençlikten korkarcasına önlemler alırken Bolşevik Parti bu durumla sürekli savaşmıştır. Örneğin partide gençlik için bir yaş sınırlaması yoktu. Gençliğin tecrübesizliğinin aşılacağı tek alanı mücadele olarak gören Bolşevik Parti en tecrübeli kadrolarını gençliğin teorik-pratik eğitimine ayırdı. Kısa süre içerisinde mücadelenin en dinamik öğelerinden biri haline gelen gençlik devrimci eylemleriyle Avrupalı gençleri de etkilemeye başlıyordu. Bu durum bir enternasyonal kurulması düşüncesini ortaya çıkardı ve 1907’de 1. Uluslararası Gençlik Konferansı yapıldı. Sınıf mücadelesinin önündeki militarizm tehdidini kavrayan konferans militarizme karşı savaşmayı görev olarak kabul etti ve konferans Sosyalist Gençlik Enternasyonali kurulmasını karar altına aldı. 1. Paylaşım savaşına giden yolda önemli misyonu olan Sosyalist Gençlik Örgütleri savaşa karşı güçlü bir anti-militarist propaganda yaptılar. 2. Enternasyonalin kararlarının çiğnenmesi ve ‘anayurt savunulmasına’ geçilmesine rağmen mücadeleyi işaret eden gençlik örgütleri Bern’de bir konferans düzenlediler ve 2. Enternasyonal liderlerinin ihanetini teşhir ettiler. Daha sonra Rusya’da Sovyet devrimiyle beraber gençler devrimin önemli bileşeni haline geldiler ve rejimi ileriye taşıma misyonunu yerine getirdiler. Gençliğin ideolojik ve politik olarak bağımlılığı, örgütsel bağımsızlığı ilkesi gençlerin yaratıcılıklarının ortaya çıkmasına ve anne babalarına benzememelerine olanak sağladı. Gençlik örgütlerinin ortaya çıkış süreci Türkiye’de ise daha farklı olmuştur. Sosyalist bilincin ortaya çıkması daha çok gençler yoluyla olmuş, üniversite öğrencilerinin Marksist fikirlerle tanışmaları ve bu fikirleri pratikte örgütlemeleri üniversite boyutunda gerçekleştirilen örgütlülüklerle gerçekleşmiştir.(FKF, TDGF, DÖB) Bu örgütlülüğün içinden doğan THKP-C ve THKO örnekleri ülke devrimci tarihine adını yazdırmıştır. ( Bu konu ayrıntılı olarak DEV-GENÇ tarihi sunumunda ele alınmıştır)
Üniversitelerin Gelişimi ve İşlevi Üzerine
Gençlik örgütlerinin ortaya çıkışları ve devrimci mücadele açısından önemi kısaca yukarıda ele alındı. Türkiye’de 1968 atılımıyla beraber gençliğin özelde üniversite gençliğinin rolü yadsınamaz boyuttadır. Aslında bu durum tüm ülkeler için geçerlidir. Gençlik bir yandan sistemin kendine biçtiği görevle kendinin toplumda özgürce yer edinme isteği arasında sıkışmış ve bu durum potansiyel bir muhalefete sahip olmasını sağlamıştır. Üniversite gençliği ise bilgiye ulaşabilme bakımından daha avantajlı bir konumdadır. Böylece hayatı yorumlayabilme şansının daha yüksek oluşu ona gençliğin diğer katmanlarına oranla daha özgün bir yer sağlar. Üniversiteler devrimci mücadele açısından ne kadar önemli bir mevziiyse egemenler için de o kadar önemli bir mevziidir. Üretimin maliyetini düşürmesinin yanında sosyalizasyon sürecini, güç ilişkilerini, ideolojik organizasyonu, devlet-birey, birey-toplum ilişkisini de belirler ve bu mahiyetiyle önemi bir kat daha artmıştır. Üniversiteleri içinde bulunan sistemden bağımsız düşünmeyeceksek, üniversitelerde yaşanan değişimler toplumsal yaşamdaki değişikliklere paralel olacaktır. Bu bakımdan eğitim kurumlarının geçmişten bugüne geçirdiği değişim üretim biçimleriyle beraber incelenmelidir. “ Egemen sınıfın düşünceleri bütün çağlarda egemen düşüncelerdir. Başka bir deyişle, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf aynı zamanda egemen zihinsel güçtür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur, bunlar o kadar birbirinin içerisine geçmiş durumdadır ki, kendilerine zihinsel üretim araçları verilmeyenlerin düşünceleri de aynı zamanda egemen sınıfa bağımlıdır…” ( Alman İdeolojisi- K.Marx, F.Engels) Buradan çıkarılacak esas vurgu eğitim ile üretimin diyalektik ilişkisini kavramak şeklinde özetlenebilir. Dolayısıyla her toplumsal sistem kendini üniversitelerle bağlantılandırır, cümlenin tersinden okunması da doğru sonuç verecektir. Her dönem kendine has bir eğitim süreci belirlemiştir. Üretim araçlarının ve ilişkilerinin değişmesiyle beraber köleci ve feodal toplumdan farklı olarak kapitalist toplumlarda üniversiteler yaygın eğitim-öğretim kurumları olarak işlev görmeye başlamıştır. Toplumlar ve sınıflar tarihi göz alındığında ciddi farklılıklarla birlikte “loncalardan, medreselerden, Sümer Mabetlerinden…”  modern üniversitelere geçiş özü itibariyle aynı kalmıştır. Feodal dönemde klise elindeki üniversiteler kapitalizmle birlikte gelişen ulus-devletlerde ise siyasi otoritenin etkisine girmiştir. Türkiye’de Osmanlı’dan alınan temel miras kritik evrelerde değişimin dış zorlamalarla yapılmasıdır. Dolayısıyla üniversiteler bu topraklarda ciddi devrimlerin sonucu değişmemiştir. Tepeden inmeci modernleştirici anlayış eğitim alanında da kendini zorla dayatmıştır. Çünkü Türkiye’de kapitalizmin gelişme seyri de devletin itekleyici rolüne bağlı olarak şekillenmiştir.
2. Dünya Savaşı ve 1970lerin ortalarına kadar olan dönemde güç dengesi işçi sınıfı lehineydi. Sovyetlerin savaş sırasında ciddi kayıplar vererek faşizmi yenmesi (tek başına olmasa da savaşta en çok maddi kayıp veren ülke S.S.C.B’dir) kamusal harcamaların ekonomik durgunluğun atlatılması için arttırılmasıyla emperyalistlerin karlarının bir bölümünü ezilenlerle paylaşmak zorunda kalması, Keynesyen ekonomi politikaları ve refah devlet- sosyal devlet politikaları bu sürece renginin vermiştir. Türkiye özelinden bakınca 1960lı yıllar ve sonrası modern sanayi proletaryasının olgunlaştığı, örgütlendiği ve politikleştiği bir dönemdir. 27 Mayıs darbesiyle üniversitelerde görece bir özerklik havası oluşmuştur. Ama hiçbir zaman Türkiye’de üniversiteler özerk olmamıştır. Dolayısıyla genel bir bakış açısıyla 1960 askeri darbesi ve oluşan yeni anayasa önemli bir ayraçtır. Yine ithal ikameci politikaların yerinin daha liberal politikalara bırakmasını simgeleyen 1980 askeri darbesi de ikinci dönüm noktasıdır. 1967’de Disk’in kurulması, Küba devriminin dünyada estirdiği hava ve Vietnam halkının Amerika’yı hezimete uğratması Türkiye’de işçi sınıfının hareketlenmesiyle de birleşince üniversitelerde bir hareketlilik yaşanmıştır. Bilimsel çalışma anlamında da 1960-1980 arası dönem ülke tarihinin en üretken ve nitelikli dönemidir. 1980le beraber sınıfın gücü kırılmış ve üniversitelerdeki mücadele de durgunlaşmıştır. Bu dönemden sonra da sınıf hareketliliğine bağlı olarak üniversiteler iniş çıkışlara geçmiştir. Keynesyen politikalar kar oranlarının gittikçe azalmasına sebep olmuş ve sermaye buna karşı önlemler almaya ve krizini aşmaya çalışmıştır. İthal ikameci model yerini ihracata dayalı modele bırakmaya başlayınca ihracatın sürekliliği temel önem noktası olmuştur. Bu ise ciddi rekabeti gerektirmiş ve içeride masrafların en aza indirilmesi çözüm yolu olarak görülmüştür. Bu durumda işçilerin, emekçilerin kazanımlarının geri alınmasının zorunlu olduğunun gören sermayedarlar emek örgütlerinin etkisizleştirmenin yollarını aramışlardır. Bunun yolu Türkiye’de 1980 askeri darbesi olmuştur. Darbeyle emekçiler lehine olan her kurum, siyasal yapı, sendika ve bu kategoride üniversiteler yeni sisteme uyumlu hale getirilmiştir. 6 Kasım 1981’de kurulan Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) üniversitelerin egemenlerin lehine yapılanması işlevini üstlenmiştir. Yeni dönem üniversitelerinde öğrencilerin toplanma ve örgütlenme hakları ellerinden alınmış, bilim üniversite kapısının dışına itilmiş, anti-demokratik yönetmeliklerle üniversiteler sermayenin etki alanına sıfıra yakın bir riskle açılmıştır. Kimi zaman ticarileşme ve taşeronlaşma bu politikaların üniversitelerde yansımaları olarak ortaya çıkmakta kimi zaman savaş sanayi günleri, kimi zaman da kariyer günleri olarak. ‘Girişimci’ üniversite modeli üniversiteleri bir anonim şirketine, içindeki bileşenleriyse ‘şirket elemanlarına’ çevirmeye çalışmaktadır ve bunu büyük oranda gerçekleştirmiştir. Özellikle liberal politikaların hayata geçme aşamasında çıkabilecek ‘engelleri’ kaldırmak amaçlı yapılan 1980 askeri darbesiyle beraber üniversiteler sermaye için ciddi bir rant alanına dönüşmüş durumdadır. Devletin eğitime yaptığı müdahalelerin karlılık olmadan maliyetleri arttırdığı ileri sürülerek eğitimin piyasa için bir yatırım olduğunun altı defalarca çizilmiştir. Dinsel dogmalarla çatışan bilimsel çabanın önünü açan burjuva devrimler bugün eğitime biçtiği rol itibariyle bilimsel çabanın önüne set çeken bir yerdedir. Sürekli söylediğimiz üzere burjuvazinin devrimci barutu tükenmiştir. Ekonomik devinimlerin ve değişimlerin yarattığı sosyal dinamik o gün için devrimci olabilir ama bugün bilimi kendi öz çıkarları gereği kullanan ve denetleyen sermayedarlar bütün özgürlük laflarına kulak tıkatarak bireyleri özgürleştirmiyor sadece eğitiyor. Eğitim faaliyetleri üretici güçlerin nitelikli insan gücü ihtiyacının üretim yerleri olduğundan, sermayeye ürettiği teknolojiyle maliyet tasarrufu sağladığından ve sistemin bekası için ideoloji üreten bir araç olduğundan iktidar sahipleri için denetlenmesi ve egemenlik altına alınması zorunlu bir alandır. Ne var ki ekonomi politik kavramı, liberal iktisat politikaların etkili olduğu 19. yy.da iktisat olarak değiştirilmiştir. Okul tüm toplumsal sınıfların çocuklarını anaokulundan alır ve egemen ideolojiyi katıksız bir şekilde tekrarlaya tekrarlaya çocukların kafasına yerleştirir. Gençliğin bir bölümü üretim faaliyetine işçi veya köylü olarak katılır, bir bölümü yoluna biraz daha devam eder ve beyaz yakalı işçiler, küçük ve orta devlet memurları, her türden küçük burjuva tabakaları oluşturur. Son bir halkaysa ‘zirveye’ ulaşır ya düzen ‘aydını’ ya sömürü görevlileri ya baskı görevlileri ya da profesyonel ideologlar olurlar (Althusser). Üretim sürecinin karmaşıklaşması ve gelişmesiyle beraber bugün eğitim basit olarak yurttaşlık okulu işlevini aşmış vasıflı emek gücü üretecek bir işlev edinmiştir. Bu birikim (sermaye) sağlandıkça da yani verilen eğitimin ‘geri dönüşü’ sağlandıkça da eğitim kamusal alandan özel alana geçmeye başlamıştır.

NASIL BİR GENÇLİK ÖRGÜTÜ VE ÖRGÜTLENME MODELİ

Yukarıda anlattığımız mücadele hattını ortaya çıkarabilecek güçlü dinamik bir gençlik örgütüne ihtiyacımız olduğun ortadadır.
“Örgüt sorunun kadro ve kitle bağlamında tartışmak, aslında örgütün nitelik sorunsalına yönelik bir tartışma açmayı gerektirmektedir. Kadro örgütü; mevcut toplumsal koşullarda dikkate alındığında, amacına ancak nitelikli, sıkı örgütlenmiş, disiplinli ve gizliliğe önem veren bir profesyoneller ile kadro faaliyeti yoluyla ulaşabilir. Bu örgütün kitleselliği tartışma konusu olmaksızın, bu bir kadro örgütüdür.
Kitle örgütü iktidarı zorla almayı hedeflemeksizin onu geriletmeyi amaçlar. Kitle örgütünün temel belirleyeni onun programıdır. Kitle kavramı toplumun ortak amaçları ekseninde örgütlü ve en duyarlı hareke kabiliyetine sahip insanları ifade etmektedir. (Bilim İdeoloji ve Gençlik) Bu bağlamda Dev-Genç gerekli kadro diyalektik bağlantısını kurabilen bir gençlik örgütü olmayı önüne koymalıdır. Gençlik örgütümüz bir an önce kurumsal bir gençlik faaliyeti yürütmeyi başarabilmeli; bunun için yerelden merkeze, merkezden yerele geliştirmiş olduğu örgütsel mekanizma doğru kurulmalıdır.

Devrim için eğitim devrimin eylemidir
Eğer militanlık dünyayı değiştirmek mücadelesi içindeki sosyalist birey olarak tariflenecekse bütün kadroların ciddi bir teorik çalışmayı bilimsel metotlarla gerçekleştirmesi bir hedef değil zorunluluktur. Bir yanı alanda bir yanı örgütte olan militanlar örgütün politikalarını hayata geçiren politikacılardır. Örgüt için politika, politika için örgüt temel düsturumuz olmalıdır. Militan bir örgütü aynı anda ve çeşitli yönlerde kurma planı temel perspektiflerimizin belirlediği siyasal ajitasyonumuzun niteliği ve temel içeriği doğrultusunda derhal hayata geçirilmelidir. Bununla beraber alanda devrimci bir odağın olmadığının farkında olmak gerekmektedir.
Üniversitelerde devrimci bir odak haline gelmek temel hedefimiz olmalıdır.
Bu hedef doğrultusunda tüm yerel birimler örgütlenmeyi temel hedef haline getirmelidir. Bunun için örgütçü devrimcilerin yetiştirilmesi bir zorunluluktur. Verili durumumuz bu sıçramayı yapacak potansiyel enerjiye sahiptir. Bunu kinetik enerjiye çevirecek güç ise örgüttür.
Kurtuluş Yolunda DEV-DENÇLİ her devrimci organlı, bilimsel çalışmalıdır, alanına hâkim olmalı ve sorumlulukların farkında olmalıdır. Öz disiplin, bilimsel çalışma, sabır temel üç anahtarımızdır.
Somutta örnek vermek gerekirse kayıt günleri herkes üniversitesinde olmalı, alanda politika yapmaya başlamalıdır. İhtiyacımız olan meşru militan bir mücadele perspektifiyle kitleselleşmek ve sözümüzü daha güçlü söylemektir. Bunun için kavga önce kendi içinden başlamalı ve yaşamımızın her hücresine sirayet etmelidir, kavga yaşamın her yerindedir. Kavganın ve mücadelenin taşıyıcıları olarak farkında olduğumuz tüm iğrençliliklerin, çirkefliklerin karşısında umudu büyütenleriz ve başarmak, hayatı, insanı kazanmak zorundayız. Öyleyse bulunduğumuz her alanda örgütlenmeli ve örgütlülüğümüzü devrimci teorimiz ile ilerleterek sokakta, kavgada hayatın tüm alanlarında Dev-Gençliler bulundukları yerleri değiştirme ve dönüştürme iradesini gösterebilmelidir.

Yaklaşık bir senedir SDP’li gençler Dev-Genç olarak faaliyet yürütmektedir. Gençliğin faaliyetinin partiyle nasıl ilişkileneceği ve örgütlenme modelinin netleşmeye ihtiyacı vardır. Parti gençliğinin, sosyalist ve akademik mücadelede ilişkilendiği gençliğin örgütlenme sürecinin geldiği nokta, çalıştayımızın bu meseleye ilişkin net bir tutum belirlemesini gerekli kılmaktadır. Bu amaçla SDP’li geçliğin de bulunduğu üniversiter gençliğin bağımsız örgütünün ortaya çıkarılması ana fikriyle aşağıdaki maddeleri gençliğimize öneriyorum.

1) SDP’li, SDP sempatizanı ve üniversiter akademik politik mücadele veren gençlerin bağımsız örgütünün adı Kurtuluş Yolunda DEV-Genç’tir.

2) Kurtuluş Yolunda DEV–GENÇ demokratik merkeziyetçilik ilkesiyle hareket eder.

3) Gençlik örgütümüz liselerde DEV-LİS olarak, üniversitelerde DEV-GENÇ olarak faaliyet yürütür. Aynı zamanda gençliğin değdiği tüm alanlarda gençliği örgütlemeyi önüne koyar. Bu konuda da Devrimci İşçi (Dev-İşçi) faaliyetini asgari ölçüde de olsa destekler.


4) Örgütsel işleyişte organlı çalışma esastır, gençliğimizin her bireyi gençliğin organlı faaliyetinde yer alır. Gençliğimiz politik faaliyetini günlük, sürekli ve disiplinli yapmayı önüne hedef koyar.


5) Gençlik faaliyeti, ajitasyon, propaganda ve örgütlenme bütünlüğü içinde sürdürülmelidir. Her faaliyet, her alan, her birim asgari üç kişiden oluşan komiteler aracılığıyla yürütülmelidir.


6) Her oluşan birimin somut hedefleri olmalıdır. Bir çalışma programı çerçevesinde faaliyet sürdürmelidir. Komite, nerelerde ve ne kadar sürede ilişkilere sahip olacağını önceden hedeflemeli ve planlamalıdır. Bunun için, örgütlenecek alan her neresi ise orada ayrıntılı bir etüt yapılmak suretiyle, alanın bilgisine sahip olunmalıdır.


7) Gençlik örgütümüzün önüne koyduğu hedef bir an önce devrimci bir kitle örgütü olmaktır.


8) Gençlik örgütümüz illerde okul birimleri ve faaliyetine özgü birimler üzerinden faaliyet yürütmelidir. Aynı zamanda her ilde alan sorumlulukları üzerinde il koordinasyonları (İK) bir an önce oluşturulmalıdır. Her birim ilindeki il koordinasyonları ile il koordinasyonları (varsa) bölge koordinasyonları ve merkezi gençlik organı olan Dev-genç Türkiye Koordinasyonu ile rapor alış verişi içerisinde olmalıdır.


9) Dev-Genç, DG Türkiye Koordinasyonu(TK) ve DG Türkiye Meclisi, Bölge Koordinasyonları(BK) ve Bölge Meclisleri, İl Koordinasyonları (İK) ve İl Meclislerinden oluşur. Dev-Genç Türkiye Meclisi gençliğin en yetkili karar organıdır.

Tarihimiz

  • PDF


Kendinizi eğitin çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak. Harekete geçin çünkü coşkunuza ihtiyacımız olacak. Örgütlenin çünkü gücünüze ihtiyacımız olacak.”

A.GRAMSCİ

Türkiye’de özelde gençlik hareketi, genelde de devrimci hareketin soy ağacına bakıldığında DEVGENÇ pratiğinin bu hareketlerin oluşumunda ne kadar etkin olduğu görülecektir. Bir bakıma denilebilir ki, DEVGENÇ belki bir öğrenci gençlik hareketi olarak doğmuş olabilir ama daha sonraki süreçlere bakıldığında günümüze kadar gelen birçok siyasi hareketin kadrolarının yetiştiği bir pratik eylem okulu halini almıştır. Bu sebep ile de DEVGENÇ ile ilgili bir araştırmaya kalkarken aslında 71 sonrası günümüze kadar gelen ve 75-80 sürecinde özellikle kendini hissettiren siyasi bir gelenekten bahsetmekteyiz. Öyle ki 12 Mart askeri cuntası süreciyle beraber başlayan ve 71- 75 yenilgi dönemlerinin ardından 75-80 devrimci atılım dönemine damgasını vuran bu siyasi kuşaktır. Y ani DEVGENÇ kendine bir kuşak yaratabilmiştir ve her şeyden önce bir siyasi partinin üstlenmesi gereken birçok görevi ortada böyle bir örgütlülük olmadığından üzerine almak zorunda kalmıştır. Yani bir bakıma DEVGENÇ ile ilgili bir tarih araştırmasına girmek isteyen herkesi bekleyen: Türkiye devrimci hareketinin 1960 sonrası siyasi tablosudur. Göreceğimiz olan bu tablodur. Ondan çıkaracağımız dersler de bu tabloya baktığımız yerle alakalı olacaktır

DEVGENÇ,  adı fikir kulüpleri federasyonu (FKF) olan öğrenci gençlik hareketinden doğmuştur. Fikir kulüpleri ise ilk olarak Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Kasım 1952 yılında kurulmuştur. Bu kulüp yayınladığı bildiri de şöyle seslenmektedir :”Fikir, insanlık hayatının ve gelişmesinin ana unsurudur… politikadan ve her türlü ideolojik propagandadan uzak olarak fikirlerin tam bir hoş görülülük ve mevcut kanunlar sınırı içinde münakaşasını amaç edinmiş bulunuyoruz”(2)Böyle eski bir tarihi göstermek isteyişimizin nedeni fikir kulüplerinin tarihi değil 1950’ler Türkiye sinde anti komünist yönelimin ve politikadan korkunun gösterilmesidir. Böylesi bir süreçten FKF ’ye evrim yavaş olacaktır. Türkiye sosyalist hareketinde 1960lar ile başlayan hareketliliğin ve FKF ’nin de kuruluşuna hız katan faktörün büyükçe bir bölümünün Türkiye İşçi Partisi olduğunu unutmamak gerekir. Bununla beraber diğer bir siyasi aktör konumda olan Yön dergisi de TİP’ den bir yıl sonra politik arenaya çıkacaktır.(Eski TKP kökenli kadroların büyük kısmı ya yurt dışındadır ya da siyasi hayatına çok zor koşullarda devam edebilmektedir?).

TİP 12 Şubat 1961 tarihinde sendika liderleri tarafından kurulur. Bir halkayı anlayabilmek için bütün olarak zinciri görebilmek gerekli. O sebepledir DEVGENÇ’  ten bahsederken “1960ların tablosuna bakmak“ yararlı olacaktır deyişimiz. Çünkü TİP’i anlamadan FKF ‘tip’olojisini; Milli Demokratik Devrim tezlerinin içeriğini anlayamadan da DEVGENÇ’ itirazını’ anlamak çok mümkün görünmüyor. TİP için “Türkiye kapitalizmi gelişmemiş bir kapitalizmdir. Buna göre Türkiye kapitalist olmayan yönden kalkınma yolunu tutmalıdır. Bu yol da emekçilerin yönetim ve kontrolüne katıldıkları planlı ekonomik bir sistemdir. Anayasa’nın sağladığı hak ve hürriyetlere dayanılarak işçi sınıfı ülke yönetiminde söz ve karar sahibi olacak, işçi temsilcileri meclise girecek ve demokratik seçim yoluyla iktidara gelecektir”(3).Dolayısıyla TİP genel anlamda siyasi bir örgütün başarısını dört yılda bir yapılan seçimlere indirgemekte, bunun dışındaki kazanımları gör(e)memekte, önemsememektedir. Dolayısıyla toplumsal hareketlere ve olaylara karşı refleksinin zayıflığı ve burjuva yasallığına hapsolma yönelimini aşamamasının nedeni devrimci dönüşümden çok reformcu mantıkla hareket etmesinde, deyim yerindeyse bu hareketlerden korkmasında yatmaktadır. Türkiye İşçi Partisi’ndeki bu eylem fobisi ve toplumsal olaylara mesafeli yaklaşım onun gençlik örgütü gibi hareket eden 17 Aralık 1965 tarihinde kurulan Fikir Klüpleri Federasyonu için de geçerlidir. Öyle bir hava hâkimdir ki bu örgüte “aman bir şey yapmayın faşizm gelir “ savı bütün ‘safları’ etkisi altına almıştır. Öyle ki FKF ‘nin yayın organı “Kavga” 25 0cak 67 tarihli yayınında şu tespitte bulunur: “Bugün Türkiye önemli günlerini yaşıyor. İki bölük gibi gözüken egemen güçler aslında ortak bir oyun oynuyor. Bu işi gençlik hareketleri ile yapıyorlar. Yakında işçileri de bu işe karıştırıp sokağa dökmek isteyecekler. Sokak kavgasının ise Türkiye’yi nereye götüreceği açıktır. Bu davranışlar faşizmi çağırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Türkiye sosyalist gençliği bu oyuna gelmeyecektir.”(4)Yayın organının adı Kavga olan bir gençlik örgütünün böyle savlar söylüyor olabilmesi tarihin cilvesi olsa gerek ki tespitler yapıldığında Türkiye’de yaşanan henüz bir öğrenci boykotu ya da antiemperyalist herhangi bir pratik sokak eylemliliği yoktur. Ama toplumsal hareketler daha şimdiden mahkûm edilmiştir. Burada başka bir halkaya geçiş yapmak sanırız yararlı olacaktır. Türkiye’de bunlar tartışılırken Avrupa’da barikat geceleri kuruluyor, Vietnam savaşı nezdinde antiemperyalizm güçleniyordu. Diğer yönüyle Orta doğu’da Suriye, Irak ve Mısır’da “ilerici” ordu darbeleri yaşanıyor ve komünist partiler de bu yönelimlerle ittifak kurma arayışlarına giriyorlardı. Öte yandan bir süre sonra Çekoslovakya’nın işgali ile Türkiye’de güler yüzlü sosyalizm tartışmaları yaşanıyor ve TİP bu gelişmelerden muaf kalamıyordu.

Bu tartışmalarda önemli bir yerde durduğu için Yön dergisine değinmek faydalı olacaktır. Yön dergisi 20 Aralık 1961 de birçok aydının imzası ile Ankara’da yayın hayatına başladı. Bu bileşenin 27 Mayıs darbeci generallerinden,  öğretim üyelerine, Doğan Avcıoğlu’ ndan,  Kemal Tahirlere kadar uzanan bir içeriği vardı. Yöncülere göre ise esas orak devrim “devrimci” orduya dayanacaktı. Asker sivil genç devrimci aydınlar, öğretmenler ve üniversite gençliği devrimin asıl dayanakları olacaklardı. Yön’ün içerisinde diğer bir yazar Mihri Belli ise dergide çıkan yazıda benzer bir tahlil yaparak :”Türkiye’nin önündeki ödev,  milli bağımsızlığımızı ve demokrat inkılâbını gerçekleştirmektir… gerici cepheye karşı birleşerek karşı durmak gereklidir. Bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye’ yi özleyen her Türk yurtseveri, işçiler, köylüler, Atatürkçü aydınlar, Kemalist gençlik eksik kalmayacaktır.”diyerek Milli Demokratik Devrim tezini ortaya atar ve böylece Sosyalist Devrim ile Mili Demokratik Devrim tartışmaları gündeme gelmiş olur. MDD tarafından anlatılan Türkiye’nin bağımsız bir devlet olmadığı, ilk etapta bağımsızlık için mücadele vermek gerektiğini,  bunu yaparken de asker sivil aydın zümresi ile ittifak kurmak gerektiği tezidir. Doğan Avcıoğlu’nda olan da bir yönüyle vurucu gücün ordu olduğu tezinin, ittifak politikası diline uyarlanmış biçimidir. Hatırlatmak istediğimiz Türkiye’nin de bir Ortadoğu ülkesi olduğu ve yanı başında Suriye ve Irak’ta yaşanan Baas rejim-darbelerinin Mısır’daki Nasr yönetimimin yansımalarının Türkiyeli kimi sosyalistler açısından değerlendirilip uyarlanışıdır.

MDD-SD tartışmaları ile beraber bir diğer tartışma da Sovyetlerin Çekoslovakya’ yı işgali üzerine tavır alışlarda ortaya çıkmış ve TİP lideri Mehmet Ali Aybar tarafından ortaya atılan güler yüzlü sosyalizm anlayışında kendini göstermiştir. Tüm gelişmeler TİP içerisinde MDDci etkiyi arttırmış ve tabanda özellikle gençlik alanında bir karşılık bulmaya başlamıştır. Uzunca anlatışımızın sebebi buraya gelmek isteyişimizdir. Ortadoğu Balkanlar ve Avrupa’da gelişen hareketlilik karşısında Türkiye’de durağanlığın olması hele ki aman bir şey yapmayalım faşizm gelir türünden önermelerin taban bulması böylesi bir siyasi atmosfere uygun düşmemektedir. İşte böylesi bir momentte FKF içerisinde, Latin Amerika’da,  Ortadoğu’da, Avrupa’da gelişen hareketliliğe karşı kayıtsız kalınması çok olanaklı görülemezdi sanırız. İşte FKF’ deki TİP pasifizmine karşı gelişen bu hareketleniş DEVGENÇ ‘e giden yolu yaratmış ve MDDci etki kendini hızla göstermiştir. Bu evrede Yön dergisi kapanması (haziran 67) ,aradan Türksolu ve Aydınlık sosyalist derginin açılması ile beraber MDD tezleri FKF içerisinde geniş bir sempatizan ağı yakalıyordu.


1966 TİP Malatya Kongresi ile etkisini iyice gösteren MDD-SD tartışmaları FKF içinde geniş yankı buluyor ve gençlik MDD tezleri etrafında toplanmaya başlıyordu. Bu toplanmadaki kimi etkenleri yukarıda saydık.(toplumsal hareketlere karşı çekingenlikten, parlamentarizme, güler yüzlü sosyalizm anlayışından, antiemperyalist hareketliliğe kadar).MDD etkisi TİP’ i çöküşe doğru götürürken, FKF yi Devgenç’e evriltmeyi becerebilmiştir. FKF deki bu tartışmalarla beraber Ekim 69’a gelindiğinde FKF Türkiye devrimci gençlik federasyonuna kısa adı DEVGENÇ olan örgüte dönüşecektir ve böylece MDD tezleri gençlik üzerindeki etkisini taçlandıracaktır. FKF’ nin son süreci ve DEVGENÇ in ilk dönemlerinde gelişmekte olan işçi hareketleri lokal çapta grevler ve Ege’ de(Ödemiş’te, Akhisar’da)tütün mitingleri ile, FKF,  DEVGENÇ eylem pratiğini geliştiriyor ve sokak pratiklerine yöneliyordu. Bununla beraber ülkedeki üç büyük kentte üniversite işgalleri,  boykotlar ortaya çıkıyor ve antiemperyalist sokak eylemlilikleri çapını aşarak gelişiyordu. İşte böylesi bir pratik eylemlilik ortamında DEVGENÇ kendine düşenin çok üzerinde bir işlev görerek, Türkiye’deki TİP’ den doğan boşluğu doldurmak zorunda kalmıştır. Bunu da yaparken kendi yollarını ve tarzlarını çizerek yapmışlardır. FKF’ nin son dönemlerinde gerçekleşen Akhisar tütün mitinginde bazı pankartlara yazılan sloganlar,  bu tarzı en iyi şekilde gösterecektir.”Biz tarlada yanıyoruz,  siz plajda, biz tütün dikiyoruz siz apartman “vb ironilerle sürece aktif katılım sağlayan FKF, DEVGENÇ kadrolarından başkası değildi. Yani öğrenci gençlik hareketi olarak başlayan ve FKF’ den DEVGENÇ e evrilen süreçte,  bu örgüt bir öğrenci hareketi olmaktan çok daha fazla işlev görmüştür.

Bir süre sonra Aydınlık Sosyalist Dergi’deki MDDciler arasında da çıkan tartışma süreci ile Proleter Devrimci Aydınlık adında bir grup kopacak ve Şahin Alpay, Doğu Perinçek, Halil Berktay gibi isimler ASD’den ayrılacaklardı. İşte tam da bu zaman diliminde FKF, DEVGENÇ’ e evrilecektir. Bu ayrılık durumu DEVGENÇ ‘in ilk kongresine de istemeden de olsa yansıyacaktır. Ayrılan grup daha sonra Türkiye sosyalist hareketindeki Maocu akımın öncüllerini oluşturacaktır. Bunun yanında bir süre sonra TİP kurultayına alternatif olarak yapılan proleter devrimci kurultay gerçekleşecek ardından da ASD’ ye açık mektup yazısı ile Mahir Çayan, Yusuf Küpeli öncülüğünde ASD den bir kopuş daha yaşanacak ve bu kopuş DEVGENÇ’in bundan sonraki politik siyasi örgütsel hayatına yön verecektir. Devgenç bu isimle 9 Ekim 1969-26 Nisan 1971 tarihleri arasında politik hayatına devam etmiş bir örgüttür. Bu tarihler arasında ve sonrasında DEVGENÇ’ e hâkim olacak olan eğilim 71 gerilla hareketinin yaratıcılarından olan THKP olacaktır. FKF DEVGENÇ sürecine alternatif olmamakla birlikte İstanbul’daki MDDci gençlerin Deniz Gezmiş önderliğinde kurdukları örgütlülük ise devrimci öğrenci birlikleri (DÖB)idi. Bu hareketlilik ise eylem zemini üzerinden doğan bir canlılığın ürünüydü.

DEVGENÇ,  69-71 yılları arasında öğrenci hareketi olmanın çok ötesinde pratikler sergileyerek, toplumsal olaylara öncülük etmeye çalışmış 12 Mart askeri cuntasından sonraki yenilgi dönemimde ve 75 sonrası siyasi politik mücadeleyi sürdürecek kadroların yetişmesini sağlayarak Türkiye sosyalist hareketinin TİP sonrası önemlice bir militan tipolojisini ortaya çıkmasına katkı sunmuştur. Öğrenci gençliğin dışında işçi ve köylü gençliği örgütlemeyi başarabilmiş, 1975 sonrası antifaşist mücadele pratiklerinin gelişmesinde bu kuşak aktif rol almıştır.1971 silahlı direniş örgütlerinin birçok militanının yetiştiği bir okul gibi işlev görmüştür.80 sonrası sürecin önemli dinamiklerinden Kürt özgürlük hareketinin DEVGENÇ ve THKP pratiğinden etkilendiğini söylemek,  sanırız yanlış olmaz. Bir yönüyle yazmaya çalıştığımız Dev Genç tarihi aslında bir bütün olarak kendinden önce ve özellikle de sonraki devrimci dinamikler için önemli bir yerde durmaktadır. Dolayısıyla bahsettiğimiz,  salt var olduğu dönem açsından ele alınabilecek bir hareket değil,  kendinden sonraki sürece de etki yapan bir tarihtir. Göstermek istediğimiz de bu fotoğrafın bir kesiti değil,  kesiti de içine alan bütünüdür. Nasıl yazmıştı Gramsci:
‘Bir partinin tarihini yazmak, monografik bir bakış açısıyla bir ülkenin genel tarihini yazmak demektir’  






*Türkiye Solu (1960-1980) – Ergun Aydınoğlu
*Yarılma (1954-1972) – Gün Zileli
*Fikir Klüpleri Federasyonu – Turhan Feyzioğlu
*Proleter Devrimci Kurultay – Hafıza-ı Beşer Kurtuluş Teorik Politik Dergi Sayı:11