• AnaSayfa
  • DEV-GENÇ
  • HABERLER
  • KADIN
  • AÇIKLAMALAR
  • SEKTÖREL
  • HAFIZA
  • MATERYALLER
  • GALERİ
  • İletişim

Mon05212012

Font Size

KPanel
Back KADIN KADIN

Kadın

Kadınlardan Ahmet Çakar'a mor kart

  • PDF

Kadınlardan Ahmet Çakar'a mor kart

Futbol yorumcusu, eski hakem Ahmet Çakar'ın geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında, "Kadın istemezse erkek tecavüz edemez" sözlerini protesto eden SDP'li Kadınlar , "Yıllarca sahalarda kırmızı kart gösterdi. Şimdi biz de kadınlar hakkında yaptığı yorum nedeniyle, ona 'mor kart' gösteriyoruz" dedi.

Sosyalist Demokrasi Partili kadınlar, Taksim'de saat 13.00'de yaptıkları basın açıklamasında, "Yaşasın kadın dayanışması", "Erkek devlet şiddetine son" diye slogan attı. Kadınlar mor kartlarını gösterirken basın açıklamasını okuyan Sevda Nar, şunları söyledi:

"Geçtiğimiz günlerde, Ahmet Çakar'ın kadın düşmanı, konuşmalarına tanıklık ettik. Önce 'Siyahi bir kız, çirkin de. Tecavüze uğradığını söylüyor. Ama ölmemiş, bir yerine de bir şey olmamış' diye konuşuyor. Ardından da 'Zaten bir erkek, bir kadına kolay kolay tecavüz edemez. Bir kadın istemezse, erkeğin tecavüzüne uğrayamaz' diyor. Bu korkunç konuşma, tecavüzcüleri cesaretlendiren, tecavüze uğramış sayısız kadının yaşadığı travmayı yineleyen, tecavüzün suçunu kadına yükleyen iğrenç zihniyeti tekrar üretmektedir. Ortada tecavüzü meşru gösteren, adeta teşvik eden, kadın bedenini aşağılayan büyük bir suç vardır. Biz çok iyi biliyoruz ki, bu saldırılar, medyadan yargıya, eğitim kurumlarından, devlet sözcülerine büyük bir bütünlük halinde sürmekte. Ahmet Çakar ise, bu bütünlüğün iğrenç bir yansımasından ibaret."

Sorun Ne Testesteron Ne De Dekolte, Sorun Erkek Egemen Sisteminiz!

  • PDF

Torba Yasayı alelacele Meclis’ten geçiren AKP Hükümetinin şimdi de kadınlara bir sürprizi var. Kadın milletvekilleri başta olmak üzere genel kurula “cinsel suçlara yönelik cezaları artıran“ bir yasa teklifinde bulundular. Sözde taciz ve tecavüz suçlarına yönelik “kökten” çözüm üretmişler. Fakat yapılan teklife bakıldığında, bu konunun öneminin yeterince kavrandığını ve sorunu çözebilecek bir düzenlemenin hedeflendiğini söylemek bir yana daha önce mahkemeye karşı kullanılan önemli argümanları da ortadan kaldırarak kadının daha fazla travma yaşamasına neden oluyor.
Kadına yönelik suçların sebebi olan erkek egemen zihniyetin, bu yasa teklifinde de kendini yeniden ürettiği çok açık bir şekilde ortada. Çünkü tecavüzün testosteron tedavisi ile engelleneceğini düşünmek; bunun “dürtü denetim bozukluğu” olarak kabul edilip bir hastalık olarak algılanmasına ve tecavüzcülerin toplumda hastalanmış “mağdurlar” olarak görülmesine neden olacak. Bu teklifi hazırlayan zihniyetin arkasında kadını değil erkekleri ve erkek egemen düzeni korumak olduğunu anlamamız için kahin olmamıza gerek yok. Kadına yönelik saldırıların sebebi olan, sistemi sorgulayan ve bunun değişimine yönelik önlem, önerme içermekten çok uzak olan bu teklif ile erkek egemen düzen aynı zamanda kamufle edilmektedir. Kısacası sorun bireyselleştirilmektedir. Ayrıca cinsel suçları “hastalık” olarak nitelendiren bu anlayışın ortaya koyduğu yasaya göre tedaviye ihtiyaç olup olmadığının kararı da hekimlere değil hâkimlere bırakılmaktadır. Çünkü yasa çocuk istismarında ceza alan seri tecavüzcülerin testosteron tedavine razı gelerek salıverilmesine de olanak tanıyor.

Kadına yönelik saldırıların sebebi olan, sistemi sorgulayan ve bunun değişimine yönelik önlem, önerme içermekten çok uzak olan bu teklif ile erkek egemen düzen aynı zamanda kamufle edilmektedir. Kısacası sorun bireyselleştirilmektedir. Ayrıca cinsel suçları “hastalık” olarak nitelendiren bu anlayışın ortaya koyduğu yasaya göre tedaviye ihtiyaç olup olmadığının kararı da hekimlere değil hâkimlere bırakılmaktadır. Çünkü yasa çocuk istismarında ceza alan seri tecavüzcülerin testosteron tedavisine razı gelerek salıverilmesine de olanak tanımaktadır.
Oysa biz kadınlar biliyoruz ki, taciz ve tecavüz tehdidi, erkek egemen sistemin kadının bedenini ve varlığını denetleme, kadını ehlileştirme araçlarından biri olarak yani bir şiddet olarak kullanılmıştır/kullanılmaktadır. Bu yüzden buradan bir kez daha haykırıyoruz:
SORUN TESTOSTERON DEĞİL SORUN SİZİN ERKEK EGEMEN DÜZENİNİZDİR!
Sorunun çözümü olarak hadımı önümüze koyan zihniyetin bir başka temsilcisi de geçtiğimiz günlerde sorunun özüne dair müthiş tespitlerde bulundu. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Orhan Çeker, dekolte giyen kadının çeşitli saldırılarla karşılaşmasının normal olduğunu, erkekleri tahrik ettiği için kadının şikayetçi olmaması gerektiğini söylüyor ve bu sözleri yetmezmiş gibi hangi kıyafetlerin giyilmesine karar verecek bir komisyonun kurulmasını öneriyor. Yani dekolte giyerek kadının erkeği tahrih ettiğini, erkeğin saldırısına sebep olduğu için kadının suçlu olduğunu ve kadın bedeni üzerinde kurulan tahakkümün devlet eliyle güvence altına alınmasını öneriyor.
Tabi bu arada Kadından Sorumlu Devlet Bakanımız Aliye Kavaf da sevgili profesörüne bir biçimiyle hak veriyor ve “tacizin tek nedeni olarak kılık kıyafeti göstermek ya da onun arkasına saklanmak doğru değildir.” diyerek “dekolte tacizin nedenidir ama tek nedeni değildir” diyor. Zaten ne zaman kadınlardan yana oldu ki!  Kadınlar dekolte giyiyor, erkeklerin hormon seviyesi yükseliyor ve ortaya suç fiili çıkıyor. Bizler de bu tespit karşısında “Kadına yönelik suçların engellenmesi meğer ne kadar da basitmiş” demekten kendimizi alamıyoruz.
Kadınların uğradığı şiddetin baş sorumlusu olarak kadınların görülmesi çok da yabancı olmadığımız bir anlayış. Daha bir ay önce Yurt-Kur Genel Müdürünün “saat 9’dan sonra kız çocuğunun dışarıda ne işi olabilir?” sorusu da, aynı zihniyetin ürünü değil midir? Bu saldırı mekanizmasının doğal sonucu “kocandan niye ayrıldın, o zaman öldürülmeyi hak ettin” ya da “nasıl sevgilinin ya da kocanın istediklerini yerine getirmezsin o zaman sokak ortasında bıçaklanmayı ve dövülmeyi hak ettin”e dönüşür. Yani yaşam hakkımızın her gün elimizden alınması, bedenimize yapılan beden bütünlüğümüzü parçalayan saldırılar meşru ama bizim kendi isteğimizle ve kendi özgür irademizle yaptığımız her şey gayri meşru ilan edilir. Ama biz kadınlar bu ahlak anlayışına karşı, susmadık, susmayacağız.

Buradan Orhan Çeker’e ve onun zihniyetindeki AKP milletvekillerine sesleniyoruz. Kadınların tacize ve tecavüze uğramasına sebep olan ne hormonlardır ne de kadının giydiği kıyafetlerdir. Sebep, erkek egemen zihniyetinizin ürettiği bu politikalarınız ve açıklamalarınızın suçu meşrulaştırmasıdır. Erkeği hasta kabul ederek sorunu bireyselleştirdiğiniz sürece ve kadını suçlu ilan ederek, şiddeti hak eden olarak gördüğünüz sürece kadına yönelik suçlar her gün artacak, her gün kadınlar tacize tecavüze uğramaya ve öldürülmeye devam edileceklerdir.
SORUN DEKOLTE DEĞİL, SORUN ERKEK EGEMEN DÜZENİNİZDİR.
Sizlere soruyoruz, “testosteron tedavisi” ile polisin copunu, tecavüzcünün yumruğunu, sevgilinin silahını, kocanın şiddetini de engelleyebilecek misiniz? Cezaevindeki kadına copla tecavüz ederek işkence yapan polis, boşandığı karısını öldüren, ayrılmak isteyen karısını bıçaklayan adam, hamile öğrencinin karnına tekmeyi basan polis…  Bu kadınların hepsi “tahrik gücü yüksek kıyafet” mi giymişti yoksa şiddeti uygulayan erkeklerin “hormonlar”ı mı yüksekti?   
Suçun sebebini ve kaynağını ortaya doğru koymadığınız sürece bu suçu önlemeye yönelik doğru çözümler de üretemezsiniz. Kadınlara ve çocuklara yönelik suçlarda müracaatı kolaylaştıracak, mağdurlara güvenceler sağlayacak, destekleyecek ve koruyacak kurumlar ve olanakları sağlamaya yönelik yasal düzenlemeler yapılmadığı sürece istediğiniz testosteron tedavisini uygulayın taciz ve tecavüzleri engelleyemezsiniz.
Cinsel suçların sorumlusu saydığınız “testosteron” muhtemeldir ki sizlerde de oldukça fazla. Çünkü sizin iktidarı istemenizin sebebi de iktidarınızı büyüten de erkeklikle bağlantı olan erkliktir. Şiddeti her gün ve her gün meşrulaştıran da erkekliğinizdir. İşte bu yüzden sorun ne testestoron ne de dekolte, sorun sizin erkek egemen sisteminiz. Siz önce erkek egemen sisteminizi hadım edin. İnsanlar için ortaya koyduğunuz pek çok olumsuzluk aslında sizin iktidar tutkunuzdan kaynaklanmaktadır. Erkek egemen sistemin sonuçlarından olan taciz ve tecavüzlerden rahatsız iseniz iktidarınızdan da rahatsız olun ve “testosteron tedavisine” ilk önce kendinizden başlayın. Yani önce iktidarınızı hadım edin. Çünkü biz kadınlar, erkek egemen politikalarınızın ve politikacılarınızın iktidarını kesmek için mücadele etmeye devam edeceğiz.


SUSMADIK SUSMAYACAĞIZ, KURTULUŞA KADAR SAVAŞACAĞIZ

SDP’Lİ KADINLAR

BURSA: Sesini Yükselt Tepkini Göster

  • PDF

Sema Karakoca'nın ölümününün üzerinden haftalar geçmesine rağmen katil(ler)i hala bulunamadı. Sema'nın katillerinin bulunması için ve kadın cinayetlerini protesto etmek için oturma eylemi gerçekleştirilecek.

 

Tarih : 25 MART CUMA

YER: ULUDAĞ ÜNİVERSİİTESİ MEDİKO-SOSYAL ÖNÜ

SAAT: 12:30

 

Perspektiflerimiz

  • PDF

Özel mülkiyetle ortaya çıkan ve sınıflı toplumlarda gelişen, kendini yeniden yeniden üreten erkek egemen ideoloji, kapitalist toplumlarda daha da perçinlenerek devam etmektedir. Sınıflı toplumlar varlığını sürdürdüğü sürece de kadınlar ezilme ve sömürü ilişkilerinin içinde tam ortasında yer almaya devam edecektir. Hayatın tüm alanlarında olduğu gibi eğitimin tüm aşamasında da cinsiyetçi uygulamalar ile karşı karşıyayız. Cinsiyetçilik ile mücadelede dikkat edilmesi gereken belli başlı hareket noktalarımız olmalıdır. Bunlardan ilki örgütümüzde dev-genç içerisinde erkek egemen ideoloji ile mücadele ederken eğitim alanında ve tabi ki hayatın tüm alanlarında maruz kaldığımız cinsiyetçi uygulamalar teşhir edilmeli ve azami bir biçimde mücadele edilmelidir.

Eğitim evrensel düzeyde temel bir insan hakkıdır. Eğitim hakkı diğer insan hakları içinde özel bir öneme sahiptir. Çünkü eğitim süreci diğer özgürlüklerin kullanılmasında veya kullanılmamasında, insan kişiliğinin tüm yönleriyle gelişmesinde çok önemli bir etkendir. Yani eğitim diğer hak ve özgürlüklerin kullanılmasını genişletilmesini kolaylaştırır ya da zorlaştırır.

Gerek uluslar arası anlaşmalarda gerekse anayasa başta olmak üzere ulusal düzeyde bağlayıcı yasa hükümlerinde eğitimin herkese eşit olarak sunulacağı belirtilmesine rağmen pek çok toplumda eğitim hakkının kullanılmasında sosyal sınıf, ırk, cinsiyet, renk, din, dil, politik görüş, ulus, etnik köken ve benzeri nedenli ayrımcılıklar yapılmaktadır. Kadınlar da sırf kadın kimliklerinden kaynaklı ayrımcılığı katmerleşerek yaşamaktadır. Eğitim sistemi içinde bulunduğu düzenle uyum sağlayacak biçimde şekillendirilirken kadını da erkeğe bağımlı toplumsal statüde ikincil cins olarak yaşamaya koşullandırır.

Toplumun her alanında olduğu gibi eğitimde de ta başından itibaren hâkim olan bir doku vardır ki o da toplumsal cinsiyettir Bir bütün olarak eğitim süreci erkek egemen bir mantık üzerinde şekillenmektedir. Türkiye’deki okullaşma verileri incelendiğinde eğitim düzeyi yükseldikçe kadınların eğitime katılım oranının azaldığı görülür. Bunun yanında eğitim hakkından yararlanabilenler ise cinsiyetçi uygulamalarla karşı karşıya kalmakta ve toplumsal cinsiyet rollerinin içselleştirilmesinde ve yeniden üretilmesinde önemli bir işleve sahip hale getirilmektedir. .  İlköğretim düzeyinde erkek çocuklara teknik derslerin kız çocuklara ise el becerisi gerektiren derslerin ağırlıklı olarak öğretilmesi buna bir örnektir. Yine anaokulundan itibaren erkek çocuk ‘vatanı koruyan mehmetçik’ kız çocuksa vatana hayırlı, ulusuna yakışır nesiller doğurmak ve yetiştirmekle görevli anne rolüne sokulmaktadır.

 

İlköğretim ve ortaöğretimin bir devamı olarak yükseköğretim süreci de bu belirlenim ve sonucunda şekillenen toplumsal iş bölümünün yansımalarıyla doludur. Kadınlar eğitimleri boyunca geleneksel rolün devamı sayılan sekreterliğe hemşireliğe öğretmenliğe yönlendirilmekte ve bu türden meslekler kadın mesleği olarak her düzeyde meşrulaştırılmaktadır. Böylece aslında erkek egemen kültürün kadına biçtiği rol meşrulaştırılmaktadır.

Biz genç kadınların hem kadın olmamızdan hem de genç olmamızdan kaynaklı yaşadığımız sorunlar ortadadır. Gerek aile okul sevgili yurt baskısı gerekse yaşadığımız taciz tecavüz ve şiddet biz kadınları gün geçtikçe daha ikincil duruma düşürmekte ve erkek egemen sistemin baskısını daha fazla hissetmemize neden olmaktadır. Küçük yaşlardan beri korunması sahip çıkılması gereken varlıklar olarak görülmemiz üniversite yaşamında da biz kadınların karşılaştığı büyük sorunlardan biridir. Üniversite öğrencisi olmak kadınlar için öğretimin dışında kalan toplumsal yaşam alanlarında ve özellikle de barınma ile ilgili cinsiyetçi düzenlemelere konu olmak anlamına gelmektedir. Yurtlarda kalan kadın ve erkek öğrencilerin karşı karşıya kaldıkları cinsiyet ayrımcı uygulamalar bunun en açık örneğidir. Üniversitelerde kadın öğrenciler için yurda giriş saati belirlenmiştir ama erkek öğrenciler için böyle bir belirleme yoktur. Ayrıca kimi yurtlarda kadınların bedenleri denetim altına alınmaya çalışılarak, zorla bekâret kontrolleri yapılmaktadır. Yine akademik unvanlar %75 oranında erkeklere aittir ve bu alanda kadınların kadın olmaktan kaynaklı sorunları sürekli olarak önlerine bir engel olarak konmaktadır. Bu şekilde zaten zor koşullarda gerçekleşen bilimsel üretim üniversitelerde erkeklerin dolayısıyla erkek egemen ideolojinin tekeline teslim edilmektedir.

Kampüsleri kışlaya çevirmeye çalışan zihniyet, güvenlik güçleriyle üniversiteleri militaristleştirmektedir. Ve günümüzde militarizm en çok kadınları vurmaktadır. Güvenlik sağlamak bahanesiyle kampüslere giren güvenlik güçleri kadınlar için birer tehdit unsuru olmaktadır. Üniversiteli kadınlar güvenlik güçleri tarafından tacize, baskıya ve şiddete maruz kalmaktadır.

Üniversiteye gelene kadar ailesiyle yaşamış, giriş çıkış saatlerine karışılmış, kılık kıyafetine, her türlü istek ve davranışlarına müdahale edilmiş kadınlarda, üniversiteli olmak ‘denetimden uzakta’, ‘özgürlük’ ve ‘kurtulmuşluk’ yanılgısı uyandırmaktadır. Fakat toplumsal cinsiyet rollerinden doğan ayrımcılık çeşitli şekillerde devam etmektedir.

 

Toplumda şiddetin eğitimsizlikten kaynaklandığı inanışı vardır. Fakat İstatistiklerde göstermektedir ki yükseköğrenim görmüş her 6 erkekten 1 i eşine fiziksel şiddet uygulamaktadır. Bu inanış ve anlayış eğitim almış kadınların uğradıkları şiddeti saklamalarına sebep olmaktadır.

 

Üniversitelerde öğrenci, öğretim elemanı ve personel olmak üzere birçok kadın bulunmaktadır. Bu kadınlar cinsiyetçi ayrımcılık ve uygulama, sözlü, fiziksel, psikolojik, ekonomik taciz ve şiddet gibi sorunların çeşitli şekillerine maruz kalmaktadır. Kadınlar yaşadıkları sorun karşısında kendi sorunlarına yönelik daha içe kapanık daha çekimser bir tutum sergilemekte, sorularını dile getirme noktasında rahat davranamamakta, kendilerini güvende hissetmemektedirler. Bu gerçeklikten hareketle bugün üniversitelerde en büyük ihtiyaçlardan bir tanesi, kadınların yaşadığı sorunlar karşısında rahatlıkla danışabileceği ve başvurabileceği bir birimin olmamasıdır.

 

 

.cinsiyetçiliğe karşı insanlık tarihi boyunca kadınların verdiği mücadeleler sonucu çok önemli kazanımların elde edildiği açıktır ancak kadınların yaşamakta olduğu sorunlar ve sorunların düzeyi dikkate alındığında mücadelenin esasının bizleri beklemekte olduğu görülecektir.

-üniversite yurtlarında kadın ve erkek öğrencilere yönelik ayrımcı uygulamaların önüne geçilmelidir.

-Eğitimde cinsel eğitim dersleri uzmanlarca verilip yaygınlaştırılmalıdır.

-Ders kitapları toplumsal cinsiyet rollerinden arındırılmalıdır.

-Kadınların eğitime katılmalarının önündeki engeller kaldırılmalıdır.

-kadınları geleneksel kadın rollerinin uzantısı olan sekreterlik hemşirelik öğretmenlik gibi mesleklere yönelten toplumsal baskı ve yönlendirmeler ortadan kaldırılmalıdır.

-Ders kitapları cinsiyet ayrımcı ifadelerden arındırılmalıdır. Ders kitaplarına özellikle psikoloji ve sosyoloji alanında kadının evrimi ile ilgili bölümler konmalıdır.

-Kadınlarla ilgili veriler, belgeler, araştırma ve çalışmalar geliştirilmeli yaygınlaştırılmalı ve yüksek öğrenim programları kapsamına alınmalıdır.

-Üniversitelerde sorun yaşayan kadınların başvurabileceği ve danışabileceği birimler, merkezler kurulmalıdır. Bu birimler  psikolojik, hukuksal ve sağlık alanında ücretsiz hizmet vermeli, yol gösterici, çözüm üretici olmalı ve başvuran kadının kimliğini kesinlikle teşhir etmemelidir.

- üniversilerde kadınların kürtaj, doğum kontrolü dahil bütün sağlık sorunlarına ilişkin anında bilgilendirebilecek ve çözüm yolu gösterebilecek cinsel danışma hattı kurulmalıdır.

- başörtüsünün kadını yasaklamasına, başörtüsünü yasaklayan yasakçı zihniyete de karşı olmalıyız. Üniversiteler, bilimsel araştırma kurumları olarak kıyafetin sorun edileceği bir yer değildir/olmamalıdır. Kadınlar sadece kılık/kıyafetlerinden ötürü eğitim haklarından mahrum bırakılmamalıdır.

-kadınların eğitime etkin katılımını önleyen ekonomik dinsel dilsel bölgesel ve benzeri engeller kaldırılmalıdır.

-  Üniversite kampüs alanı kadınların kendilerini rahat ve güvende hissederek dolaşabilecekleri yaşam alanı haline getirilmelidir. Bu doğrultuda oldukça yetersiz olan ışılandırmaların artırılması gerekmektedir.

- üniversitelerdeki güvenlik birimleri kaldırılmalı, jandarma polis ve özel güvenlik görevlileri üniversite kampüslerinden uzaklaştırılmalıdır.

 

-üniversitelerde çocuğu olan akademisyen kadınların ve öğrenci kadınların yaşamını kolaylaştırıcı kreşler gündüz bakım evleri açılmalıdır.

-kadınlar tüm eğitim kurumlarından ve mesleki eğitim programlarından serbestçe ve parasız olarak yararlanmalıdır. Geleneksel olarak erkeklerin çalıştığı dallara girebilmelerini ve daha önceden kendilerine kapalı olan meslek ve vasıfları öğrenebilmelerini kolaylaştırabilmek için kadınlar lehine tercihli tedbirler alınmalıdır.

Yaşanılan kadınlık durumları ve DevGenç politikalarında kadın talepleri

Toplumdaki ikincil konumlarımızın içselleşmesi nedeniyle; konuşan değil dinleyen olmayı, yöneten değil yönetilen olmaya kolayca karşı çıkmamız gerçekliğimizdir.

Toplumdaki verili kadınlık ve erkeklik rolleri dolayısı ile erkekler kadınları yönetme ve yönlendirme hakları olduğunu düşünüp böyle davranmakta sakınca görmemektedirler.

Genel olarak hata yapanın kadın olması durumunda eleştiriler acımasızca olmaktadır. Bu nedenle kadınların hata yapmaktan ya da yanlış anlaşılmaktan duydukları kaygı, konuşma ve yazmalarının önüne engel olmaktadır. Ayrıca kitle önünde konuşma pratiklerimizin azlığı sebebiyle konuşma sırasında duyulan heyecanı yenmek de kürsüden uzak durma sebeplerimizden biridir.

Maruz kaldığımız cinsiyetçi uygulamaların üstesinden gelmek ve zorlandığımız konuları aşmak göstereceğimiz kadın dayanışması ile mümkün görünmektedir.

DevGenç’li kadınlar olarak alanlarımızda merkezi bir politik hat ve örgütlülük ile faaliyet yürütmeyişimiz nedeniyle kadın politikalarının örgüt içinde ve alanlarımız olan okullarımızda hayata geçmesinde belirgin bir geri düşüş söz konusudur. (Diyalektikte durmak geri gitmek demektir.) Verili durumumuzu göz önüne alarak kadın politikalarımızda önümüze bir takım hedefler ve amaçlar koymamız gerekliliği su götürmez bir gerçektir.

DevGenç’li Kadınların karar süreçlerinde daha çok var olmaları örgütümüzün ve kadın kurtuluş mücadelesinin bugünü ve geleceği açısından çok büyük önem taşımaktadır.

Genel olarak toplantılarımızda söz almayı parti karar süreçlerine katılmayı kadın yazılarımızda pek çoğumuz yazmamıza rağmen yayınlarımızda toplumsal cinsiyet dışındaki konularda yazı yazmayı tercih etmediğimiz gözlemlenmektedir. Bu durumun sebeplerini ortaya koyarak değiştirmeye çalışmak kadın sesinin daha güçlü olması ve kadın taleplerimizin politikada görünürlüğü açısından büyük önem taşımaktadır.

Örgütümüz düzleminde erkek egemenliğini bilince çıkarmak için çeşitli düzeylerde toplantı ve etkinlikler düzenlemek anlamlı olacaktır.

Örgütlü kadın dayanışması özel alanlarımızdaki cinsiyetçi iş bölümüne ve maruz kalınan erkek egemen davranışlara karşı verilen mücadeleye de yansıtılmalıdır.

-Eylemlerimizde:

Eylemi düzenleyen organlar; gündem ile ilişkili olarak kadınların belirlediği talepleri( pankart slogan döviz…) dikkate alan bir yerden hareket etmelidir.

Örgütümüzün temsilinin gerekli olduğu durumlarda kadınlar toplumsal cinsiyet kaynaklı kendini ifade ve özgüven sorunları yaşar. Bu noktada karşımıza başka bir mesele daha çıkmaktadır; böylesi durumlarda erkeklerin ne kadar yeterli oldukları sorgulanmazken, kadınların ne kadar yeterli/yetersiz oldukları sorgulanmaktadır. Böylesi durumlarda bizce sorun yeterlilikten ziyade yukarıda da bir miktar ifade ettiğimiz toplumsal cinsiyetle alakalıdır. Bu tespitten hareketle, örgüt içinde ve dışında politikaya müdahil olmak için, varolan eğitimlerin dışında salt kadınlara kadın sorunu eğitimleri dışında genel politik mevzular ve perspektiflerimiz noktasında eğitimler düzenlenmeli, bu görevler için kadınlar desteklenmeli, teşvik edilmeli, önünü açıcı pratikler ortaya konulmalı ve bu kadın faaliyetimizin olmazsa olmazı olarak görülmelidir.

Örgütsel olarak var olduğumuz her alanda kadın bakış açısının ve taleplerinin dikkate alınması ve kararlara geçmesi sağlanmalıdır.

Gündemin kadına değen yanlarının özellikle işlenmesi ve kadın taleplerine somut olarak yer verilmesi politikalarımızı cinsiyetten arındırabilmek için gereklidir. Bu bağlamda kadın forumları ve kadın koordinasyonları kadın politikalarını parti politikaları haline getirilmesine dikkat çeker.

Yayınlarımızda özellikle dev genç dergisinde  kadın yazılarına ağırlık verilmelidir.

Yerellerde kadın örgütlülüğü yönünde çalışmalarımızı artırmalı ve ortak kampanyalarla kadın mücadelemiz aktif ve sistemli hale getirilmelidir. Bu bağlamda merkezi bir kadın organı oluşturulmalı ve bu organ yerellerle bağlantılı olarak çalışma yapmalıdır.

Dev-Genç'li Kadınlar Alanlardaydı

  • PDF

5 Mart Cumartesi günü Tepe Nautilus'den yürüyüşe geçen kadınlar Kadıköy İskelesi önünde toplandı. Mitingde Türkçe ve Kürtçe ortak metin okundu. Kadınlar, 8 Mart'ta cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa, erkek egemen iktidara, şiddete ve sömürü düzenine karşı; kadının özgürlüğü ve kurtuluşu, eşitlik ve barış, doğayla uyum içinde yaşamak için tüm dünya kadınlarıyla birlikte sesimizi yükseltiyoruz, dedi. Kadınlar, kadın cinayetlerine, taciz ve tecavüze, çocuklara yönelik cinsel şiddete, anadilde savunma hakkı yapılmasının engellenmesine, doğayı ve doğadaki tüm varlıkların yaşam hakkını yok eden politikalara, tek dil, tek bayrak, tek millet, tek cins, tek kimlik politikalarına, kadının yoksullaşmasına, torba yasanın getirdiklerine, kadın siyasetçilerin, siyaset ve kadın mücadelesi yapmasını engelleyen, demokratik siyaset alanını tıkayan tutuklamalara dikkat çekti.

Kadıköy'de bir araya gelen binlerce kadın yoksulluğu, şiddeti, savaşı ve erkek egemenliğini protesto etti. Kadınlar, Kürt sorunun siyasi, demokratik bir çözüme kavuşmasını engellediğini belirttikleri AKP Hükümeti’ni ise kınadılar. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla Kadıköy İskele Meydanı'nda yapılacak yürüyüş için Tepe Nautilus önünden, meydana kadarki mesafeyi pankartları, dövizleri, flama ve bayraklarıyla renk ve coşkulu bir karnaval görüntüsüyle tamamlayan binlerce kadın, miting meydanına giriş yaptı.  Mitingin en kitlesel kortejini Kürt kadınlar oluşturdu. Kortejde iki dilli pankartların yanı sıra "Dilimiz onurumuzdur", "Kadın kırımına hayır" yazılı Türkçe ve Kürtçe dövizler taşındı. Geleneksel kıyafetleriyle mitinge katılan Kürt kadınları, sık sık "Savaşa hayır barış hemen şimdi", "Jin jiyan azadi-Kadın yaşam özgürlük" şeklinde sloganlar attı.  BDP kortejinde "Hakikatları Araştırma Komisyonu kurulsun, savaş suçluları açığa çıkarılsın" talebinin yer aldığı pankart taşındı. Ayrıca, akan kanın durması, Öcalan'ın muhatap alınması istendi. Karadenizli kadınlar da bu yıl 8 Mart alanındaydı. "Karadenizin isyankar kadınları" pankartını taşıyan Karadenizli kadınlar, kadın tulumcuları, Lazca, Hemşince, Rumca yazılı dövizleri, puşileri, keşanlarıyla mitingde yerlerini aldılar. Karadenizli kadınlar, HES'lerle yaşam alanlarının talan edilmek istendiğine dikkat çekerek, derelerini sattırmayacaklarını haykırdılar. "Dereler gümbür gümbür, kadınlar özgür" sloganını attılar. Kadınların tamamının alana giriş yapmasının ardandın miting, tertip komitesince hazırlanan açılış metninin Kürtçe ve Türkçe okunması ile başladı. Tertip komitesi tarafından hazırlanan metin, Türkçe olarak Miting Tertip Komitesi Başkanı Rahime İldeniz tarafından Kürtçe olarak ise, Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) aktivisti Ruşen Bana tarafından okundu. İldemir, öncelikli olarak dünya kadınlarının özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesinde önemli bir yeri olan 8 Mart'ın tarihçesi hakkında bilgi verdi.

İstanbul 8 Mart Kadın Platformunun Metni: 

YAŞASIN KADINLARIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİ

YAŞASIN 8 MART!

Dünya kadınlarının özgürlük, eşitlik ve demokrasi mücadelesinde önemli bir yeri olan dünya kadınlarının birlik, dayanışma ve mücadele gününün ilanının üzerinden 100 yıl geçti. İlk uluslararası kutlaması 1911yılında yapılan dünya kadınlar gününün 8 Mart’ta yapılmasının öyküsü 19. yüzyıl ortasında kadın tekstil işçilerinin verdiği eşit işe eşit ücret, çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve iş saatlerinin kısaltılması mücadelesine dayanır. 8 Mart 1857’de bu taleplerle greve giden kadın tekstil işçilerine polis saldırmıştı. Destekçilerle grevcilerin bağını kesmek için patronun adamları ve polis fabrikanın kapılarını kadın işçilerin üzerine kilitlemiş ve çıkan, nedeni hâlâ aydınlatılamamış, “faili meçhul” yangında 129 kadın işçi hayatını kaybetmişti. 8 Mart günü bu nedenle, 1910 yılında 2. Uluslararası Kadın Kongresinde Clara Zetkin’in önerisiyle, dünya kadınlarının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak kabul edildi. 
Amerikalı kadın işçilerin bu mücadelesi, kadının emeğini gasp eden, değersizleştiren, kadının varlığını hiçe sayan, kadını insanca koşullarda yaşamaya ve çalışmaya layık, doğuştan gelen hakları olan bir özne olarak görmeyen (ayrımcı, cinsiyetçi) bir sisteme, “uygarlık” tarihi kadar eski bir (erkek egemen) düzene karşı örgütlü bir başkaldırı, emeğini, varlığını, bizzat kendini sahiplenmeydi. Bu niteliğiyle de tüm dünya kadınlarının çeşitli düzlemlerde ve tarihin farklı dönemlerinde kendini içinde bulduğu, mücadelesini özdeşleştirdiği evrensel bir duruş olabildi.

Tarihsel süreç içinde bunlara yeni gündemlerimiz eklendi ama emeğimizi, varlığımızı, kendimizi sahiplenme mücadelemiz hep devam etti. Biz bu çerçevede, kadın cinayetlerini, iyice yaygınlaşan fuhuşa zorlama, taciz ve tecavüz olaylarını, çocuklara yönelik cinsel şiddeti, hükümetin Kürt sorunundaki militarist, inkârcı, tekçi, asimilasyoncu, savaş kışkırtıcı tutumu nedeniyle bir türlü dışına çıkamadığımız savaş halini, kadın siyasetçilerin ve seçilmişlerin siyaset ve kadın mücadelesi yapmasını engelleyen, demokratik siyaset alanını tıkayan tutuklamaları, anadilde savunma hakkının engellenmesini, doğayı ve doğadaki tüm varlıkların yaşam alanlarını yok eden politikaları, tek dil, tek bayrak, tek millet, tek cins, tek kimlik politikalarını,  kadının yoksullaşmasını, Torba Yasayı gündemimize ekledik.

Erkek şiddetinin her gün en az beş kadını öldürdüğü bir ülkede yaşıyoruz. Kadın katliamı bir cins kırımı gibi sürüyor. Erkek egemen sistem bu katliamın hem kaynağı, hem de devleti, ordusu, polisi, karakolu, yargısı, zihniyeti ile katillerin koruyucusu ve kollayıcısı.

Kadın cinayetleri AKP iktidarı sırasında yüzde 1400 arttı. Son on yılda 5000’den fazla kadın öldürüldü. Öldürülen kadınların katilleri de genellikle hayatlarındaki erkekler, kocalar, babalar, ağabeyler, sevgililer.

Biz kadınlar diyoruz ki: bu kitlesel vahşeti soğukkanlılıkla “adli vaka”lar, “münferit olay”lar olarak tarif eden, yüksek siyaset gündemine girmeye, müdahaleye değer bulmayan devlet, tüm kurumlarıyla bu katliamın suç ortağıdır.

Katlimizin “gerekçesi” kimi zaman sevişmek istemememiz, kimi zaman tuzluğu uzatmamamız, kimi zaman boşanma talebimiz, kimi zaman ters konuşmamız, kimi zaman “namus” bahanesi oluyor. Kısacası kadın başımızla itaat etmemeye, kendi irademizle hareket etmeye, kendimize ait isteklere sahip olmaya, herhangi bir konuda karar vermeye, farklı düşünmeye cüret ettiğimiz için öldürülüyoruz. Bütün bu saydıklarımızı bir erkek yapsa öldürülmeyeceği halde, biz kadın olduğumuz için öldürülüyoruz.

Erkek egemen zihniyet, kendisine göre çizgi dışına çıkan kadını ölümle ve ölüm korkusuyla terbiye etme yöntemini yaygınlaştırıyor. Geçtiğimiz yıl kadınlar için bir varlık yokluk meselesi haline gelen bu saldırı ile mücadele, kadın gündeminin en önemli maddelerinden birini oluşturdu, önümüzdeki yıl da oluşturacak. Birçok ilde olaylar karşısında hızla tepki veren, kamuoyunu harekete geçirmeyi, hükümet üzerinde baskı oluşturmayı hedefleyen bağımsız dayanışma ve eylem platformları kurduk, raporlar hazırladık, takip merkezleri oluşturduk. Çözümümüz örgütlenme, dayanışma, mücadele ve teşhirdir. Kadın cinayetlerinin acilen müdahale edilip sonlandırılması gereken toplumsal bir sorun olduğunun herkes farkına varmak zorundadır. Bu duruma son verme, cinayetleri durdurma konusunda kararlıyız. Sabırlı olmayacağız. Haksız tahrik indirimini derhal kaldırmayanlar, kadınların şiddetten korunma taleplerini ciddiye almayanlar unutmasın, biz bu ülkenin yarısından fazlasıyız. Kadın cinayetlerinde tarafız; davalara müdahiliz. Münferit olaylarla değil toplu bir cinsiyetçi saldırıyla karşı karşıya olduğumuzun farkındayız. Kadını alınıp satılabilen, gereğinde çöpe atılabilen bir mal olarak gören erkek egemen zihniyetin ürünü olan, Kürt halkına karşı otuz yıldır yürütülen savaştan da beslenen bu toplumsal cinnet haline isyan ediyoruz.  Kendimizi mutlaka koruyacağımızı 8 Mart kürsüsünden hep birlikte ilan ediyoruz.

Kadına yönelik her türlü şiddetin temelinde cinsiyetçilik, ayrımcılık, iktidar, erkek egemen anlayış var. Kadınlar olarak maruz kaldığımız cinsel, fiziksel, ekonomik, psikolojik ve duygusal her türlü erkek egemen şiddete karşı mücadele ederken özünde aşağılanmaya, hiçleştirilmeye, kimliksizleştirilmeye, varlığı ile yokluğu belli olmayan emre amade gölgeler haline getirilmeye karşı mücadele ediyoruz. Yaygın kadın cinayetlerine kadar varmış olan bu durumun altında, kadına karşı cinsel, fiziksel, psikolojik, vb. türlü şiddet çeşitlerinden birini veya birkaçını meşru gören, gerekçelerini tartışılabilir bulan, devletin bütün kademelerinden sokaktaki veya en yakınımızdaki erkeklere, sistemden tekil bireylere kadar bütün bir yaşam alanına sirayet etmiş erkek egemen anlayışın yattığını biliyoruz.

Mardin’deki N.Ç. davasında mahkemenin verdiği karar, Siirt’te, Pervari’de, Manisa’da ve genel olarak PİO ve YİBO’larda yaşananlar,

•TBMM araştırma komisyonu üyelerinin tacizci tecavüzcü erkekler güruhunun iğrençliğini yumuşatmak istercesine söylemeye cüret ettiği, çocukların yoksulluktan kendi istekleriyle gittiği şeklindeki sözleri,

•İzmir’de, Urfa’da, Trabzon’da, Ankara’da, Adana’da, Muğla’da, İstanbul’da ve bütün şehirlerde yaşanan toplu taciz ve tecavüz olayları,

•Çocuk yaştakilere yönelik cinsel saldırılarda meydana gelen vahim artış, 

•Muhalif politika yapan arkadaşlarımıza yönelik polis taciz ve tecavüzleri,

• “Ahlâk” polisinin “ahlâksızlık”ları,

•Artarak devam eden transkadın cinayetleri, eşcinsellere yönelik nefret cinayetlerinde haksız tahrik indiriminin istisnasız uygulanması,

•Göçmen kadınlara yönelik polis taciz ve tecavüzü, devletin göçmen ev işçisi kadınlara şiddet, taciz, tecavüz ve intihar olarak yansıyan tutumu,
•Prof. Orhan Çeker’in dekolte giyinen kadının taciz suçuna ortak olduğu fetvası,

•AKP’li Rize Belediye Başkanı’nın Kürt kadınlarını kuma (köle) alma çağrısı,

•Sabah gazetesi yazarları Emre Aköz ve Engin Ardıç’ın devrimcilere ve kadınlara açık küfür ve saldırı niteliğindeki köşe yazıları,

•Medyanın kadınlarla ilgili haberleri erkekleri kollayıcı, kadın cinayetlerini ve cinsel şiddeti meşrulaştırıcı dille vermesi,

•Medyada ve siyaset alanında muhalif kadınlara ve özellikle Kürt kadın siyasetçilere yapılan açık cinsiyetçi saldırılar hep aynı zihniyetin cinsiyeti nedeniyle kadınlara yöneltilmiş şiddet eylemleridir. Doğrudan demokratik ilkelere aykırı olan, bir gruba karşı ayrımcılık içeren bu ifadeleri düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirmeyi reddediyoruz.

Kadına yönelik şiddete karşı örgütleniyor,  dayanışma ağları örüyoruz. Bir yandan sistemle mücadele ederken bir yandan da şiddete uğrayan kadınlar için sağaltıcı, güvenli, özgür yaşam alanlarını nitelikli bir biçimde çoğaltmanın ve yaygınlaştırmanın yollarını mutlaka bulmayı önümüze görev olarak koyuyoruz. Hem kendi dışımızdaki alanlarda hem kendi yaşam ve mücadele alanlarımızda, taciz ve tecavüzde kadının beyanının esas alınmasını ve tacizin yarattığı yıkımı göz önüne alan, kadını kollayan ve koruyan bir tutum içinde olunmasını sağlamanın önemini biliyor, bunu ve adaletli bir çözümü güvence altına alacak mekanizma, yol ve yöntemler geliştirmek için tartışma yürütüp, çalışmaya girişmeyi önümüze görev olarak koyuyoruz.

Tüm toplumu cendereye sokan dayatmacı tek dil, tek bayrak, tek millet, tek kimlik, tek cins politikalarını reddediyoruz. Bütün kimliklerin, kendileri olarak, özgürce, eşitlik içinde yaşayabildiği, farklılıklara saygılı, kendi yaşamı ve geleceği üzerinde söz sahibi olduğu, merkeziyetçi hiyerarşilerden mümkün olduğu kadar uzaklaşmış; özgür, demokratik, cinsiyet eşitlikçi bir toplumda yaşamak istiyoruz. Dilsizleştirmeye, kimliksizleştirmeye karşı özgürlüklere, çok dilliliğe, anadilde eğitime, çok kültürlülüğe sahip çıkıyoruz. Kadın ve özgürlük mücadelesi verdikleri, 8 Mart mitingleri örgütledikleri için tutuklanan, anadilde savunma yapma hakları engellenen kız kardeşlerimize selam yolluyoruz. Özgürlüklere sahip çıkanları, muhalif ve farklı görüş ifade eden, erkek devletin erkek egemen sistemin normları dışına çıkanları tutuklayarak, gözaltına alarak susturma politikasına yeter diyoruz !

Adalet mekanizmalarının kadınları sindirmeye, siyasetten alıkoymaya yönelik erkek egemen saldırılarına boyun eğmeyen Pınar Selek’in yanındayız!

Özgürlüklerimizi, uygulamada cinsiyet eşitliğini güvence altına alacak, yapılmasında kadınların ve tüm kesimlerin söz ve irade sahibi olacağı, katılımcı yöntemlerle hazırlanmış özgürlükçü, demokratik, eşitlikçi yeni bir toplumsal sözleşme yapılmasını istiyoruz. Bu tartışmaların tam bir özgürlük ortamı içinde, cezai bağışıklık sağlanarak yürütülmesini zorunlu görüyoruz.

Otuz yıldır süren, şimdiye kadar elli bin cana mal olan, toprağı, suları, havayı zehirleyen, ağacı, bitkiyi, hayvanı, doğayı yok eden, milyonlarca Kürtü yersiz yurtsuz bırakan, insanımızı yoksullaştıran, hayatı hepimize zehir eden ve en ağır yükünü de başta Kürt kadınları olmak üzere biz kadınların çektiği savaşı bitirme ve Kürt sorununu siyasi, demokratik bir çözüme kavuşturma olanaklarını harcayan bu hükümeti lanetliyoruz. Savaş kışkırtıcısı hükümetin Kürt halkının mücadelesine yönelik siyasi ve askeri operasyonlarına dur diyoruz; toplu mezarların açılmasını, hakikat komisyonları kurulmasını, bu hakikat komisyonlarında kadınlara yönelik suçlarla ilgili özel bir bölüm oluşturulmasını bir zorunluluk olarak görüyoruz. Hükümeti işin ciddiyetine uygun davranmaya, zamana yayma yaklaşımını terk etmeye çağırıyoruz.

Hükümete diyoruz ki: Bu şirketler arası ticaret pazarlığı değildir; kâr zarar çıkar hesaplarını bırakın. Canlarımız, yaşamlarımız üzerine konuşuyor olmanızın sorumluluğunu ve ciddiyetini üstlenin.

1857’deki Amerikalı kız kardeşlerimizden 150 yıl sonra, değersizleştirilen, yok sayılan emeğimize sahip çıkmaya, kadın olduğumuz için daha zor koşullarda çalışmak zorunda bırakılmaya, ucuz işgücü olarak kullanılmaya karşı çıkmaya, işgününün kısaltılmasını talep etmeye devam ediyoruz. Bu sistem kadını yoksullaştırıyor, yoksulluğu kadınlaştırıyor.

Eğitim sistemi hem içeriği hem yönlendirmesiyle geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirip yeniden üretmeye hizmet ediyor. Birçoğumuz ya okula gönderilmiyoruz ya da eğitimimizi yarıda bırakmak zorunda bırakılıyoruz. Okula gidebilenlerimizin önemli bir kısmı anadilinde eğitim göremiyor. Kadınlar “kadın mesleği” olarak nitelendirilen mesleklere yönlendiriyor.

Ücretli bir işte çalışabilenlerimizin çoğu güvencesiz çalışıyor, sosyal güvence için yine kocaya ya da babaya bağımlı oluyoruz. Güvencesiz olmak; hep daha ucuza, daha kötü koşullarda çalışmaya zorlanmamız, emeğimizin karşılığını alamamamız anlamına geliyor.

Ülkede yapılması gereken bütün işlerin üçte ikisini biz kadınlar yapıyoruz. Ücretli çalışsak da çalışmasak da evde tüm aile üyelerinin bakımı, beslenmesi, giydirilmesi, evin çekip çevrilmesi, yaşlılarla, çocuklarla, hastalarla ilgilenmek hepsi bizim tartışılmaz ve karşılıksız görev ve sorumluluğumuz kabul ediliyor. Çalışıyoruz ama emeğimiz görülmüyor, karşılığını alamıyoruz; hakkımız patronların ve erkeklerin cebinde kalıyor. Sağlığın paralılaştırılması güvencesizliğimizle birleşiyor biz kadınları sağlıksız yaşamaya mahkûm ediyor. Torba Yasa yaşam koşullarımızı kötüleştiriyor: "Esnek çalışma" modeli hem kadının “kadın işlerine” ve eve mahkûmiyetini tescil ediyor, hem de bu durumdan yararlanarak kadını çok düşük ücret karşılığında güvencesiz çalıştırıyor. Biz iş ve aile yaşamımızın uyumlulaştırma adına iç içe geçmesini değil, işgününün kısaltılmasını istiyoruz, daha yüksek ücretle, güvenceli çalışmak istiyoruz. Güvenceli, sendikal ve sosyal haklarla istihdam, teknik mesleki eğitim ve erkek işleri olarak bilinen işlerde kadınlara kota, nitelikli, ücretsiz kreş hakkı, ücretli-devredilemez babalık izni istiyoruz.
Paranın ve erkeğin iktidarı canlı ve cansız bütün varlıkları ve değerleriyle doğayı yok ediyor. Biz kadınlar, doğanın ve doğadaki tüm canlıların yaşam alanlarının yok edilmesine karşı da bir aradayız. Dağlarımız, ormanlarımız, derelerimiz, suyumuz, evlerimiz, mahallelerimiz talan ediliyor. Kentsel dönüşüm projesi adı altında, yaşam alanlarımız elimizden alınıyor. Başta kadınlar olmak üzere herkesin sağlıklı konut ve barınma hakkının sağlanmasını istiyoruz.
Çatışmalarda kullanılan ağır kimyasal silahların kirlettiği yer altı sularımızı, yakılan ormanlarımızı, barajlarla yok edilen yaşam alanlarını, toprağı, tarihi ve canlı türlerini geri istiyoruz.

Loç, Senoz, Aksu, İkizdere, Fındıklı, Fırtına, Papart, Yusufeli, Şavşat, Maçahel, Munzur, Allianoi, Bergama, Kaz Dağları, Hasankeyf, Dicle, Fırat, Dersim, Zap, Siirt, Şırnak, Cudi, Gabar...

Karadeniz, Ege ve Mezopotamya’nın vadileri, nehirleri, dağları, tarih ve kültür değerleri her yerde saldırı altında.  Direniş de her yerde.
Karadeniz'in kadınları toprağına, suyuna, diline, kültürüne kısacası yaşamlarına sahip çıkıyor; vadilerinde, köylerinde, bahçelerinde isyan ediyorlar… Ellerinde orakları, bastonları ve taşlarıyla yaşamı savunuyorlar. Onlara Kürdistan coğrafyasında ölüme direnen, Ege’de altın madenlerine karşı mücadele eden kadınlar ses veriyor.

Biz de bir kez daha ilan ediyoruz ki, doğamızın, ormanlarımızın, derelerimizin, dağlarımızın özgürlüğü bizim de özgürlüğümüzdür.

8 Mart’ta cinsiyetçiliğe, ayrımcılığa, erkek egemen iktidara, şiddete ve sömürü düzenine karşı; kadının özgürlüğü ve kurtuluşu için, eşitlik ve barış için, doğayla uyum içinde yaşamak için tüm dünya kadınlarıyla birlikte sesimizi yükseltiyoruz.

YAŞASIN 8 MART YAŞASIN KADIN DAYANIŞMASI
 
İSTANBUL 8 MART KADIN PLATFORMU
 
MİTİNG ÖRGÜTLEYİCİLERİ: Anarşist Kadınlar, İmece Kadın Dayanışma Derneği, SDP'li kadınlar, EHP'li kadınlar, KESK'li kadınlar, EMEP'li kadınlar, BDP Kadın Meclisi, DÖKH, Tüm-İGD'li kadınlar, Karadeniz İsyandadır Platformu'ndan kadınlar, DİSK'li kadınlar, Gökkuşağı Kadın Derneği, Sosyalist Kadın Meclisleri, Halkevleri'nden kadınlar, TMMOB'lu kadınlar, TTB'li kadınlar, Uluslararası Af Örgütü'nden Kadınlar

İSTANBUL (ANF)